Bu siteye de arada yorum yazan güzide bir dostumla muhabbetlerimizde sıkça geçer bu ifade; “Birader bizimkisi kelimelerin büyüsüne kapılmak. Yok aslında öyle büyük sıkıntılarımız…” Zira hiçbir zaman inanmamışızdır sahnede görünenin, romanda yazılanın da bizim gibi olabileceğine. Biz “yazar” konumunda olmak istemişizdir hep, gölge oyununda hayalî olmak peşinde düşmüşüzdür. Bu sebeple, “büyük sıkıntılar” düşleriz evvelâ, akabinde düşeriz o kelimelerden mürekkep girdaba. Düş, düşmek… En nihayet düşünmeye başlarız dibine kadar kelimelere bulanmışken. Vakit geçmişse ve artık serde biriken laubalilik dışa vurulacak kıvama gelmişse de, “Boşver be birader, kelimelerin büyüsü bunların hepsi…” denir. Muhabbeti bitiren değil, faslı geçip asla giden uzun ince bir yol gibidir bu ifadeler. Evet, kelimeler bazen bize hayalî dünyalar kurarken, o kadar çok inanırız ki.
Sözü, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bir deyişinden devşirdik. “Ah kelimeler ve onlara inanmanın saadeti…” diyordu yazar; sanki kendisi kelimeleriyle boyamıyormuş gibi gözümüzü. Zira büsbütün inançsız bir insanın yaşayacağı derûnî yokluğun, mütefekkire çok şey katacağını, lakin ehl-i kalb’e tastamam bir ızdırap vereceğini hesap etmişti. En azından inandığı üç beş kelâmın üstüne inşa etmeye çalışıyordu yazdıklarını. Bazı doğa olaylarını kullanıyordu mesela, musikînin ruhu okşayan fakat dile dökülemeyen (yine de kendisi bunu mümkün mertebe aktarıyordu okuyucuya) taraflarından dem vuruyordu. Tanpınar’ın inanmadığı kelimelerle dahi, bizden çok daha fazla hemdem olduğunu varsayarsak, yaşadığı o ızdırabı ucundan görebiliriz sanırım.
Ben bu fikri, birazcık Slavoj Zizek’in ideoloji ve aşk arasındaki benzeşmeye dikkat buyurduğu pasajla besliyorum. Mealen şöyle diyor sakallı amca; ideolojiler dünyayı açıklamak için bir yöntem gibi gelir başlangıçta, akabinde ideolojide derinleştikçe dünyadaki her şeyin o bilgi kırıntılarıyla anlamlandırılacağını sanır insan. Aşk da böyledir, diye devam ediyor, insan aşık olunca hayatındaki her şeyi aşka göre “yeniden” düzenlemeye girişir; mesela bir şehrin içinden geçiyor olması, sevgilisiyle alakalı bir başka meselenin ilişiğindedir. İşte böyle bir “kandırmaca” içinde kelimelerle kurulan yalancı bir düzene iman etmeye başlar insan.
Kelimelerin bu nedenle insanı zehirlediğini düşünürüz biz o arkadaşla. Mesela, “ihanet” böyle bir kelimedir. Çoğunlukla “mülkiyet” böyledir. Yahut “kıskançlık” bununla eş değerdir. Bazen de “trajedi” böyledir. Düşünceyi büyütüp de girdaba dönüştürünce, ete batan bir kıymık dahi mızrak yarası gibi acıtırmış. Kimi, bir noktanın hayali, koskoca bir evrende yaşıyormuşçasına uzun sürer; tıpkı rüyalar gibi.
bugün 0, toplam 3 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- kelimelerin büyüsüne kapılmak













en son “stajın yarısında bırakıp giden arkadaş bozuntusu” diye bahsetmiştin benden bu sitede, bu yazını iade-i itibar addedip,kendime pay biçiyorum.. :)
gelgelelim tam olarak katılmıyorum da sana kelimelerin büyüsünden dem vururken.kelimeler üzerinde bir kudret atfetmiyorum kendime.tersine kaderim kelimelerin elinde oyuncak olmuş sanıyorum çoğu kez..harbiden zehirleniyorum kelimelerle,biliyorsun,şikayetçi de değilim…
ya dolu bir havuza girip ıslanmadan çıkanlara ne söylemeli..bugün,bir başka dosta söylediğim gibi, teoriler kaderlerimizi etkilemeyecek artık..kelimelere bağışıklık kazandık çünkü…
hangi filmdeydi… tartışmasız nicole kidman ın oynadığı bir filmdi ama çıkaramadım…
orada, bir yerli kabilenin geleneklerinde (hatırladım filmi; avustralya) ölen biri için “artık adını anamayız” diyordu insanlar… buna ve yazdıklarına (özellikle son paragraf) göre “ölen kişi” nin adı sakıncalı sözcüğe mi dönüşüyor? buna bir nevi “yerli mantığı” diyebilir miyiz:) ayrıca eğer yazıyı anlamışsam, aborjinlerle aynı mantığı yürüttüğün söylenebilir mi:)
-çok mu provokatifim:)-
sakıncalı sözcüklerden bahsetmiyorum ki :)
sorun, varolan ve aslında sakıncalı olmayan kelimelerin, bir büyüye dönüşen anlamlılaşma sürecinde insanı zehirleyip esir etmesi. yahut, o kelimenin hani yalan dahi olsa, insana yapay bir ızdırap vermesi… vs.
kelimelerin sonucuna katlanmak.. zira bazen yazdıklarımın beni hapsedeceğini ve oradan ne olursa olsun aynı kötü bir kabustan bilinçli bir şekilde sıyrılmak ister gibi kaçmamı gerektirdiğini…
evet hapsoldum bile…
“kelimeler büyülüdür, hatta büyücü…”
her kelimenin söyleyenin büyüsüne kapılıp geldiği bir gerçek. Aynı kelimeyi iki farklı insandan duyduğunda ikisini farklı yorumlamak da bundan maada.
Bir de Borges’un “yazdıklarına ideolojini katmaya çalışma, zaten ondan başka bir şey yapmıyorsun” demesi gibi, kelime ile ideoloji hep bir düzlemde gidiyor fakında olmadan ya da bizatihi farkında olarak. yani yazılan ya da söylenen her şeyden yazarın ya da konuşanın hayat retoriği de sızıyor bir kenarından.