“Stranger Than Fiction” isimli hoş bir film vardır. Bir yazarın, yarattığı karakterle aynı dünyada yaşıyor olmasını ve onu kontrol edişini, adeta kaderini çizişini anlatır. Karakter olan kişi bunu anladığı zaman, bu işi çözecek kimsenin bir edebiyat profesörü (Dustin Hoffman) olduğunu düşünerek, üniversitenin yolunu tutar. Filmin tamamını anlatmayacağım, sadece o profesörün önerilerinden birisiyle işim var. Karakter olan adama der ki profesör, “Öncelikle şuna bakalım, yazar bir komedi yazarı mı yoksa trajedi yazarı mı? Bundan sonra hayatında varolan komedi ve trajedi olayları için bir çizelge tutmanı istiyorum. Ona göre bir yöntem belirleriz.” Karakter de, o sıralarda yeni tanıştığı ve kendinden çok farklı olan bir kadının yanına gidip onunla konuşmaya çalışmaktadır.
Yıllarca hep standart bir yaşama sahip olmuş karakter, kadına açılamadıkça, meselenin trajediye dönüştüğünü görür. Nihayet gelip profesöre, “Galiba bir trajedinin içindeyim” der.
Yalnızken hep bu trajedinin ortasındaymış gibi olan kimse, bazen bir insanla karşılaştığı anda komediye dönüşen hayatını sorgulamak durumunda kalıyor. Zamanla, “hangisi gerçekten benim?” durumu ortaya çıkıyor. Ve şuna şahit oldum ki, acıklı hikayeler yazan insanların pek çoğu aslında oldukça eğlenceli insanlar. Sosyal benlik denilen kavramla, “öznel” benlik diyebileceğimiz şeyin bir çatışması mı aslında bu? Ona bakmak lazım biraz. Ama roman okurken hayret ettiğim gibi hep, ironiyi kullanarak “güldürürken düşündüren” yazarlar, daha çok trajedi katıyorlar yazdıklarına. Antik Yunan trajedilerinden farklı olarak bu tarz, insanı daha içinden çıkılmaz labirentlere sürüklüyor. Antik Yunan trajedilerinin bayağı bir kopyası için: Yaprak Dökümü!
Alev Alatlı’nın çok sevdiğim bir önermesi vardır. Tam olarak cümleyi hatırlayamasam da mealen şöyle bir şey: “Yaşayakalmak, kötülüğün gözünün içine bakarak ve mizah duygumuzu kaybetmeden.” Yaşanılan çağ itibariyle kötülüğün çırılçıplak halde aramızda korku saldığını biliyoruz. Ama mizah duygusunu kaybetmemek önemli. Öfkeyi dönüştürmenin bir yoludur aslında “absürdite”. İroni, en önemli muhalefet araçlarından birisi olagelmiş zorlu Dünya Savaşları kuşağında. Türkiye’de var mı? Yer yer rastlıyoruz. Mizah dergilerinde değil, romanlarda ve filmlerde. Çünkü ironi, her şeyden önce trajediyi bütün boyutlarıyla algılayabilmeyi gerektiriyor. Charlie Chaplin’i “büyük” yapan da onun “Modern Zamanlar”da işçinin mekanikleşmeye başlamasını anlatırken seyirciyi güldürebilmesiydi zaten…
Gülmek, öfkeyi bastırmak değil, dönüştürmek anlamına geliyor bir bakıma. Hayatı boyunca ızdırap çeken adamın sürekli mütebessim olabilmesinin başka izahı yok. Komedi değil yaşadığımız fakat içimizde o şefkat damarını canlı tutmak zorundayız. Mazlumken, bir anda zalim olmamak için buna ihtiyacımız var. Öfke, öfkeyi doğuruyor çünkü; intikam içeride kök saldıkça hedefler şaşırıyor.
Nihayet hayatın içinde komedi de yerini alıyor usulca. Kemal Sunal’ın “Gülen Adam” filminin finalinde ağlamaya başlaması bu açıdan manidar geliyor bana. “Ben hayatım boyunca güldüm. Doğarken bile gülüyordum. Şimdi bu çocuk ağlamayı biliyorsa, hayatı boyunca ağlayacak mı?” Yaşadığı onca absürt şeye rağmen hep gülen Kemal Sunal, ağlamayı bilmemenin lüksünü yaşıyor aslında. Ama hayır ağlamayı bilmemek de değil mesele. Dediğim gibi, öfkeden değil çaresizlikten ağlamak güzel. Hırs yapıp, elde edilemeyen şeylerden ötürü değil, sabredip kaybedilen şeylerden ağlamak. Trajedi ile komediyi birleştiren çizgide, mizah duygusunu kaybetmemek…
Bütün bunlar, hayatın neresinde durduğumuzla ilgili ufak tefek notlar tabi. Herkesin notu kendine… Trajedisi de, komedisi de.
bugün 0, toplam 9 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- komedi ve trajedi filmler
- trajedi filmleri
- trajedi̇ fi̇lmleri̇ri̇ri̇













“Ve şuna şahit oldum ki, acıklı hikayeler yazan insanların pek çoğu aslında oldukça eğlenceli insanlar.”
Benim de bunun hep tersi dikkatimi cekmistir.
Hep melankolik, dramatik ve duygusal ‘takilan’ insanlarin mizahi yönlerinin cok yogun olmadigini, ama mizah yönü cok agir basan insanlarin, ayni zamanda da cok duygusal insanlar oldugunu gördüm(Örnegin Yilmaz Erdogan…ya da senin de bahsettigin gibi, Charlie Chaplin). Bu, yakin cevremde de hep böyle oldu.
“Çünkü ironi, her şeyden önce trajediyi bütün boyutlarıyla algılayabilmeyi gerektiriyor.”
Cok dogru…
Yine mükemmel bir yazi aya. Eline saglik.