Birkaç sene evvel, bendeniz Kültürel Çalışmalar isimli bölümü seçeceğimi babama söylediğimde, bir telefon aldım. Arayan babamın arkadaşı bir profesördü. Hoş beşten sonra, “Şimdi sen hangi bölümü seçiyorsun?” diye sordu. Durumu anladım. Oğlunu mühendis olsun diye üniversiteye yollamış bir adamın, “Ben anlatamıyorum, bari koskoca profesörü dinlesin” umuduydu. Fakat bilmediği (burada İngilizcesi olanlar için “little did he know” kullanmak isterim) Türkiye’de profesör olmanın oldukça kolay olması ve güncel kalma gerekliliğinin olmamasıydı. Telefonda şunu dedi aynen: “Şimdi sen kültürel çalışmalar mühendisi mi olacaksın? Diplomanda ne yazacak evladım?”
Telefonu çat diye kapatabilirdim, lakin iyi günümdeydim. Anlatmaya çalıştım. Diplomanın günümüzde önemi kalmadığından, lisans eğitiminin aslında bir nevi “bakalım ne olabiliyorum?” sorusunun cevabını verdiğinden, Kültürel Çalışmalar mezunu olunca da iş bulunabileceğinden, akademik çalışma da yapılabileceğinden bahsettim. Anlamadığından emindim. Babam üzüldü. Ben mezun oldum.
Kültürel Çalışmalar deyince, “iki yıllık mı oğlum o bölüm?” diyenler de var tabi. Çalışmalar ibaresi biraz hafifletiyor anlamı. Kültür kavramını bilmek gerekiyor bütün bu karmaşayı çözmek için. Önemini kavramak için belki.
Eskiden insanlar ölmüş hayvanları toplar, ağaçlardan meyveler ve topraktan sebzeler biriktirir ve öyle beslenirlermiş. Fakat zamanla toprağı ekme biçme işlemini keşfetmişler. Buna ecnebi, “agriculture” diyor. Bir nevi, tarım. Fiil olarak “cultivate” kelimesiyle ilgili. Yani, işlemek. Kültür kavramının çıkış noktası da, “ruhu işlemek” kavramından geliyor aslında. Bugün geldiğimiz noktada (nereye gelmişsek, hangi noktaysa bu) “yapaylık/sahicilik” meselesinin ortasında duruyor bu kavram. Yani kültür, aslında “doğal olmayan” şey anlamına da geliyor. Bir fotoğraf karesi işlenmiş bir “an” oluor mesela. Bir roman yahut film de, “yaşanmışlığın işlenmesi” durumu oluyor.
Kültür, felsefede kavramların “üretilmesi/işlenmesi” meselesi ile de ilgili. “Nerede o eski bayramlar?” sorusu aslında, “yeni hayat düzeni” tarafından bozulmuş bir “ilk bayram” olgusuna işaret eder. Fakat az bilinen şey (”little did we know”) o “ilk bayram” kurgusunun da “işlenmiş/üretilmiş” olabileceğidir. Aslında yok öyle bir bayram. Biz, kültürel olarak bir şeyler üretiyoruz sürekli ve üretilen şeyler her daim değişmek durumunda.
Karl Marx; “Katı olan her şey buharlaşıyor. Kutsal olan dünyevileşiyor” derken, aslında bu değişimin hızına işaret ediyor. Üzerinde durup dinlenecek “sabit” bir zeminin kalmadığını söylüyor. Modern çağın dönüştürme hızından bahsediyor. Bu bağlamda zaman içinde “doğal olan” şeyler sürekli azalıyor ve “kültür” bütün haşmetiyle karşımızda dikiliyor. Matrix’ten hatırlayacağınız gibi, bütün her şey makinelerin zihnimize dayattığı bir “görüntü” meselesi haline gelebiliyor.
Tabi Matrix’in bu açıdan fazlaca karamsar olduğunu söyleyebilirim. Çünkü “akıl” üzerine inşa edilmiş bir medeniyetin ürünü. “What is Matrix?” sorusu, aslında “Kültür nedir?” sorusu ile ilişkili. Kültürün “kalbî” açıdan nasıl ele alınacağını sormak da benim vazifem.
Zaman içinde, “düşünüyorum / başkaldırıyorum / sorumluluk alıyorum o halde varım” diyen insanın; “hissediyorum o halde varım” demesini bekliyorum. Bu renk cümbüşü ve sahtelik içinde gerçekten de “hissediyorum” diyebilmenin ve “hislerimden başka bir şey kalmadı elimde” denilebilmesini umuyorum. Hislerin de manipüle edilebileceğini biliyorum fakat aslında akılla buluşmuş bir hissin kandırılamayacağını da biliyorum. Bu nedenle, hissedin ey otantik canlar. Kültürün ezip geçtiği doğaya ulaşabilmek adına…
Not: Resim Wassily Kandinsky isimli Sovyet ressamına ait. Wikipedia’dan araştırmanızı tavsiye ederim, güzel bir abimizdir.




















Harika bir tercih yapmışsınız bölüm konusunda, kutlarım:) Aslında böyle edebi sosyal içerikli bölümler çoğu zaman hep fasafiso gibi gelir anne babalara oysa hayatın bizzat içine girdiğiniz, her türlü arayışa cevap bulabileceğiniz yerlerdir o branşlar, bilmezler -şahsen ben de ingiliz edebiyatı okuma konusunda çoğu kişinin edebiyatla, dille, malayaniyle ne işin var sözlerine karşı az tavır almadım- lakin, sonuç istediğiniz gibiyse zaten boşverin gerisini derim ben:)
sorunum, iyi sayılabilecek bir puanla ve sayısal’dan üniversiteye girip, “düşük puanlı” damgası yiyebilecek bir sözel bölüme geçmekti, etrafa göre.
ama neticede ne demiş bon jovi: “it’s my life” :P
Lisansın bir kendini tanıma süreci olduğunu düşünüyorum ben de tabii sonunda hay tanımaz olaydım niye burdayıma da gelinebiliyor ama siz en güzelini yapmışsınız, imrenmekle yetiniyoruz şimdilik..
“I am mad therefore I am” diyebilir miyim ben:)
Dostoyevski’nin Budala’sı iseniz, neden olmasın :)