Uyuşukluğun tavandan sıçradığı bir günden sesleniyorum. Tüm gün şu pencereden gözüken sokağa yağmur yağdı. Hiç serinletmedi oysa. Kızgın bir yağ idim, damlalar yağın içine düştü, patladı, tenimi yaktı. Bu sefer uğraştım cici şeyler yazmak için, ama içimdeki öfke, kırgınlık bana başka bir yol göstermedi. Şu tıkanık lavabo öyle acıttı ki canımı, sana yalan söylemek istemedim biricik mutlu okur. Nedense bu şehir bir kurbağa gibi gözüktü bana. Sesi kulağımı tırmalayan ve kolayca sıvışmakta başarılı olan şişko bir kurbağa. Bataklıkla aynı renkte olan ve şişirdiği yanaklarıyla hep yalanlar söyleyen zibidi bir kurbağa. Bu durumda ben de onun bataklığında yaşayan bir su paraziti. Çamurda hiç debelenmeden yatan, en tembel olan, diğer canlılara yem olmaktan korkmadan, saklanmadan öylece en pis yerde yerleşik olan.
Biraz önce bir adam gelip köpeklere yemek bıraktı, izledi onları yerken sonra bastı gaza gitti. Ben de onu izledim pencereden. Sonra canım gözleme çekti. Hani şu patatesli olandan yanında yayık ayranla. Bu şehirde nerde yenir bilemedim, evde oturmaya devam ettim. Kurbağa gibi ıslak olmayan, tüylü ve bakışlarından dürüstlük akan bir şehre efsunla bağlanabileceğimi düşündüm. Birilerine ya da bir şeylere güvenmek zorunda olan insanoğlunun garipliğine üzüldüm inceden. Suratına yapışmış kenelerden kurtulmaya çalışan köpişlere üzüldüğümden daha çok hem de. Kollarını açıp temizliğini ve serinliğini paylaşacak biri yok mu hiç? Fesleğen kokusu geldi sanki. Umudun ucu hep uzaklarda bir yerde, şimdilik kokusu geliyor, o da güzel.
Karnım acıktı. Yapacak çok şey yok. Gözleme aramaya gidiyorum…
bugün 0, toplam 2 defa okundu...












