londra-1

Geçen hafta mesleki bir eğitim için işyerim beni bir haftalığına Londra’ya gönderdi. Açıkçası ilk kez Türkiye toprakları dışına adım atacak biri olarak oldukça heyecanlıydım, farklı bir ülke görmek, farklı ülkelerden, kültürlerden gelen ve aynı meslekten olan insanlarla tanışmak benim için ilginç bir deneyim olacaktı. Ve bu deneyimin sonucu olarak şimdiden belirteyim ki; ben de artık yurtdışı görmüş biri olarak, “ille de vatanım” diyenler kervanına katılmış olmanın haklı gururunu yaşayanlardanım:)

Uçak yolculuğum boyunca birçok komplo teorisi geliştirdim; ya dönüş biletimi kaybedersem, oralarda beş parasız kalırsam, saldırıya filan uğrarsam, tansiyonum düşer de sokakta bayılırsam, telefonum çekmezse… napardım tek başıma, kız başıma oralarda. Neyse ki uçaktan iner inmez misafirperverce karşılanıp, itinayla otele yerleştirilince bu teorilerimi biraz ertelemeye karar verdim.

Londrada bulunduğumuz süre içinde, ülkemizde de oldukça meşhur olan bir oteller zincirinin orta dereceli bir halkasında kaldık. Eğitim gördüğümüz yer otele o kadar yakındı ki, benim kaldığım odanın bulunduğu koridorun diğer ucundaydı, bu yüzden hiç ulaşım sorunu çekmedim. Zaten gelir gelmez dışarıdaki trafiği ve karmaşayı görünce sonradan bunun için çok şükrettim.

Sabah sekizden akşam beşe kadar her gün eğitim vardı. Ancak akşam beşten sonra ve bir cumartesi gezebildik Londrada. Eğitime katılan tek Türk bendim. Bolca Rus, Japon, zenci, İspanyol ve bir de Cezayirli yeni evli bir çift vardı. Gözüme kestirdim onları, Hasan ve Meryem. Ne de olsa müslümanlar, bunlardan zarar gelmez dedim. Onlarla takılıyım buralarda dedim. Çok şirin genç bir çift, bol bol sohbet ettik. Sen eşine hediye filan alıyor musun, ne aldın bakıyım dedim Hasan’a; “bir kez çiçek almıştım” dedi. Nasıl yani sadece bir kez mi dedim, “zaten çölde yaşıyoruz biz, orada çiçek yok ki” dedi. Bizim otoyoldaki refüjlerde bile kendiliğinden yetişir, bedavadan kopar götür sevgiline dedim:)

Eğitim dışında kalan zamanlarda elimizde turist haritaları, Londra caddelerinde dolaşıyoruz, tabi otelden çok da fazla uzaklaşmadan. Bakıyorum çevreme, insanlar hiç de öyle filmlerde gördüğümüz gibi şık ve bakımlı değiller, ben bile çok ciks kaldım orada. Özellikle de erkekler tipsiz ve çok salaşlar. Ne kadar zevksiz olduklarını tahmin edin ki, tayt gibi pantolonlar giyiyorlar. Ama itiraf etmeliyim ki gerçekten çok saygılı ve kibarlar. Fotoğraf çekiyorsanız durup bekliyorlar, önünüzden geçmiyorlar, kimsenin kimseye aldırdığı, baktığı, bakışlarıyla rahatsız ettiği yok. Enteresandır, sokakta kızlara laf bile atmıyorlar. (Tabi bu kısım bizim için enteresan, onlar için son derece normal)

Dünyaca ünlü metrolarını gezdik, son derece eskimiş bir yapı ve bizim metromuzdan bin beter rutubet kokuyor. Trafik İstanbul kadar olmasa da orada da felaketti. Big Ben Saat Kulesi, Times Nehri, meşhur Parlemento Binaları, parkları, Doğa Müzesi gerçekten harika. Birkaç müze gezdik, dünyanın hemen her yerinden tarihi eserler var müzede, hatta ülkemizden bile. Bunlar buraya nasıl gelmiş diyorsunuz, adamlar sömürgelerinden toplamış hepsini; meşhur secde eden Firavun Mumyası bile orada. Müze gezerken tek sinirimi bozan şey, nerdeyse tüm müze giriş ve çıkışlarında satılan, soğanla birlikte bol yağda kavrulmuş kabuklu fıstık. Allahım, nasıl bir kavrulmuş, yok yok, “yanmış” soğan kokusu. Midem bulandı her seferinde. Cezayirli çift bayıldılar, adamlar içinde soğan olan her şeye bayılıyor. Salata ve meyve yemekten bana fenalık geldiği bir anda tesadüfen bir Türk kebapçı gördük, Cezayirliler benden çok sevdiler kebabı. Soğandandır dedim:)

Buralara kadar gelmişiz, biraz alışveriş yapmadan olmaz dedim, gelin görün ki kıyafetler hem çok pahalı hem de Çin malı. Hem de gerçekten çok zevksiz. Renkler, modeller hiç bize göre değil. Debenhamsdaki babanne modellerini çakma Benetton renkleriyle, Çin malı Marks and Spencer kalitesinde düşünün. Gelsinler de model ve renk görsünler LC’ de, Koton’da dedim.

Ee bu kadar görmüş geçirmiş biri olarak artık bundan böyle Londra benden sorulur arkadaşlar:)



İlginizi çekebilecek başka yazılar

  1. İyi Seneler Londra (2008)
  2. Nohut’un benden çok yazısı var: Bana+1
  3. 1 Nisan Böyle

“Bundan böyle Londra benden sorulur” için 4 yorum. Var mı arttıran?

  1. ayasophia | 1 Tem 09 (18:31)

    Londra kadim bir geleneğin şehri idi, fakat küreselleşme herkesten çok Batı’nın kendisini yaraladığı için, son yirmi yılda sorunlar büyüyor.

    Bence bir gün herkes İstanbul’da yaşayacak :)

  2. Sakin Kafa | 2 Tem 09 (1:34)

    ne kadar da içten bir anlatım. gezmiş kadar oldum sayen de. Cezayirli Hasan kardeşimizi hep bıyıklı hayal ettim nedense. Bir de Hasan’a “Sen eşine hediye filan alıyor musun, ne aldın bakıyım” diye sorman çok güzelmiş. Tam bize has bir samimiyet.

    anladığım kadarıyla pek de umduğun gibi çıkmadı ama çok da fena bir yer değil heralde. en azından tarihiyle kurtarıyor gibi.

  3. kurbaga prenses | 2 Tem 09 (8:04)

    Aslında küreselleşme benim de dikkatimi çeken noktalardan biriydi Ayasophia,
    Londra caddelerinde ingiliz den çok diğer milletlerden insan vardı sanki. Haliyle bu kozmopolit yapının sorunsuz olması imkansız gibi birşeydir sanırım. Ama gördüğüm kadarıyla sorunlarıyla birlikte yaşamayı öğrenmişler. Enteresan bir düzen hakimdi sanki şehirde.

    Hasan a gelince sevgili Sakin Kafa,
    İnce bıyıklı, beyaz entarili, takkeli filan dermişim:)) yok yok. son derece avrupai bir giyim tarzları vardı çiftin. 1800 lü yıllarda Fransanın işgali ve sonrasında sömürgesi olmuşlar. Bunun sonucu olarak görünümünden dillerine kadar her hallerinde avrupanın izlerini taşıyorlar, ama üzücüdür ki yıllarca sömürge olmanın bir sonucumudur ki, ezik bi duruş vardı sanki üzerlerinde. Tüm sömürülen millerlerde varmıdır bu bilemem ama ben öyle hissettim onlarda sanki.
    Bizdeki Osmanlı dan gelen bu duruşumuzla kıyasladığım için olabilir belki de:)

  4. persephone | 2 Tem 09 (9:43)

    Londra deyince aklıma,18.yy’ın baca temizleyen çocukları gelir,hapishanelerden geceleri dışarı bırakılan mahkumlar gelir,karmakarışık,emniyetsiz,korku dolu bir bir şehir gelir…

Yorum yazmaca