Küçükken Hıncal Uluç olmak istediğim gibi, lise ve üniversite yıllarımda da “düşünce suçu” nedeniyle hapse girmek istemişimdir. Zaman zaman, “Üniversite bitiyor… Düşünce suçundan hapse girsem, birkaç sene yatsam içeride. Bu arada beni destekleyen insanlar çıkar. İçeriden de yazarım sağa sola. Düşüncelerim hiç yoktan değerlenir…” dediğim oldu. Hıncal Uluç’a karşı duyduğum tuhaf sempatiden farklı değil burada işleyen mekanizma. Ama benim hikayem, Fight Club’da anlatılan hikayelerden çok farklı değil efendim. Geç kapitalizm dediğimiz çağın, artık bıktıran klişelerine boğulmuşluğun bir dışavurumu…
Türkiye’de solcu geleneğin önemli bir kısmı, 12 Eylül’deki “kapatmalar” üzerine yoğunlaşır. Bu “ezeli mağdurluk” meselesini, son yıllarda eline geçirenlerse “sağcı/muhafazakar” kitle oldu. İlginçtir; ülkücüler 12 Eylül’de “dayak yediklerini” belli etmeme tutumlarını pek bozmadılar. O kadar yazılıp çizilmesine rağmen, “delikanlı ülkücü” 12 Eylül’de yapılan işkenceyi içinde tutmaya devam etti. Meseleye siyasi bir kapı aralamak istemiyorum; lakin ortada da bir “mağduriyet” gerçekliği var.
Hapishane, güçlü bir kelime. Mağdurluk da öyle. (Laf arasında edebiyat eleştirisi okumayı sevenlere bir öneri: Nurdan Gürbilek – Mağdurun Dili) Ezilmişlik, itilmişlik, horlanmışlık, “öteki”leştirilmişlik… “seçkinlerin” arasında yer bulamamak; “şölen”e davet edilmemek; filmlerde, kitaplarda, televizyonda yaşanan o “mutlu ilişkileri”, “pürüzsüz hayatları” yaşayamamak… Mağdur olmak zor zanaat hasılı. Bütün bu “kapatılmışlık” hâlini baştan aşağıya yaşamayı gerektiriyor. Üstelik bu hâli oluşturan şartlar ortadan kalksa bile, bunu devam ettirme psikozu kalıcı olabiliyor. Benim hikayem de tam burada başlıyor.
Düşünce suçundan dolayı içeri girseydim; ne düşündüğümün hiçbir önemi olmayacaktı ve ben içeride hakkımdan yenen saatler, günler ve aylar nedeniyle bir ömür “düşünmemeye” devam edecektim. Yasaklı düşünceleri ortalığa saçıp dökecektim yine fakat o düşünceler artık düşünce değil dogma olacaklardı. Mağdurun dilinin “kutsal metinler” kadar ilgi görmesinin bir anlamı da bu olsa gerek. Dostoyevski dediği zaman doğrudur, elhak, zira kendisi içimizdeki en ezilmiştir. Kendisini ayakkabı tabanı gibi hisseder. Kafka’yı “ulaşılmaz” kılan o sefih hayatıydı bugüne kadar; neyse ki o iddiaları çürüttüler. Sefil olanın, “haklı çıkmak” gibi bir avantajı vardır.
Çünkü bir şekilde mağdur edilen için, sınırsız ve sonsuz merhamet kapıları açılır; o kapılar ki sorgu ve sualden çok teskin ve tesellidir. Teskin ve teselli en çok da İncil’den kotarılan kelimelerdir. İsa’nın kelimeleridir. Teselli’cidir, teskin edici’dir. Bir kez o mağduriyet elde edilmişse, artık kimsenin iktidarına boyun eğmezsiniz; yolda gördüğü ekmeği paltosunun içine saklayıp kuytuda yiyen bir dilenci gibi, o gizli iktidar da ancak kuytularda tüketilir. Artık tarihten ve çevreden koparılmış bir “anıt” halini alır mağdur. Onun dili de, hep haklının güçlü sesine öykünür.
Batı’nın “dili” ile Hıristiyanlığın “dili” arasında bir karşılaştırma yapmak gerekirse şimdi burada, Hz. İsa’nın o “ezeli ve ebedi mağdur”, “ihanet edilmiş”, “işkence görmüş” sıfatlarını dikkate almak gerekir. Batı tarihinde İsa’nın ölümü, ondan sonra İsa’yı meşru kılan bir koşuldur aynı zamanda. Ölmeseydi, mağdur edilmeseydi, çarmıha gerilerek işkence görmeseydi, ihanete uğramasaydı, Anti-Christ denilen “karşı duygu” da bu kadar saf ve katıksız bir biçimde “din-dışılığı” sorgulamayacaktı. Demem o ki, diyalektik işliyor ya hani; gece ile gündüz, kadın ile erkek, aydınlık ile karanlık arasından illa ki birini seçiyoruz ya tarihsel ilerleme adına; işte o kutuplardan birini ne kadar sivriltirseniz, diğeri de o kadar sivriliyor.
Ajite edilene, demogojik bir dille tarif edilene, uçlarda ve marjinal bir biçimde temsil edilene karşı tepki de, aynı sınırlarda varoluyor. (Amen!)
bugün 0, toplam 4 defa okundu...













Kafka ile ne alıp veremediğin var arkadaşım, ölünün arkasından bu kadar atılmaz canım, ayıp :)
ben konuşmadım ki, adamın birisi kitap yazmış işte…
benim alıp veremediğim, bu tür efsanelerle aslında. o nedenle kafka’ya denk geldi. dostoyevski’nin de peygamberliğine son vereceğim :)
yalnız ezilen taraf, genelde ezen taraftan sayıca hep fazla olmuştur. mağdurun dili de dolayısıyla karşılık buluyor toplumda, dostoyevski’nin de yaptığı budur, azınlığın değil de çoğunluğun dilini kullanmak aslında. şimdi insanlar karşı safta da olsa mağdura acıyarak onların sempatilerini kazanmaya bakıyorlar, ne kadar çıkarcı bir ilişki bu.
düşünce suçundan hapse girenler de yeni bir şey söylemiyordu hiç, sadece dışarıda dağınık duran grubu tek elden örgütlemeyi beceriyordu bana kalırsa. onun mağduriyeti belki onun gibileri harekete geçirir diye bakılıyordu, sonuçta herkes kendinden olana az çok sahip çıkıyor bu toplumda.