
1994 yılında dünya kupası ABD’de yapılmıştı. Maçlar gece yarısı oynanıyordu Türkiye saatiyle. Avrupa’dan da izlenebilsin diye maçları neredeyse öğlen sıcağında oynatıyorlardı ancak yine de olmuyordu. Elimde bir ajanda, takım kadrolarından maç özetlerine kadar yazdığımı hatırlıyorum. İtalya ile Brezilya arasında oynanan final maçını VHS kasede kaydetmiştik. Üstelik maç uzatmalara ve penaltılara gidince, evdeki Rambo 3 kasedini feda etmiştik kaydetmek adına. Arşivci bir aile değiliz de, o zamanlar babamla abimin ortaklaşa bir arşivcilik hastalığı tutmuştu. Fikir ilk kimden geldi, bilmiyorum. Neticede, evde “dünya kupası” sezonu ilk ve son kez böylesine coşkulu yaşandı. 98′deki kupada, final maçını bile izlememiş; 2002′dekinde ise ben yatılı okulda olduğumdan ailecek bir araya gelememiştik.
Futbolla ilgimiz, babamın amatör bir spor kulübünün başkanı olduğunda daha da ileri gitmedi. Zaten gençliğinde sporla uğraşmış, hatta bir dönem TED Koleji’nin basketbol takımına antrenörlük yapmıştı babam. Biz de ailecek futbola ilgiliydik işte; her Türkiyeli aile kadar.
Babamın futbolla biraz daha fazla ilgilenmesi bize dünya futboluna entegre olma imkânı sağlamıştı. Daha çocuk yaşta, İsveç milli takımının kadrosunu sayabiliyordum. Brezilya’nın şimdiki teknik direktörü Dunga’yı iyi bir orta saha oyuncusu olduğu dönemden iyi tanıyordum. FC Barcelona’nın kadrosunda her yıl beliren iyi bir Brezilyalı oyuncuyu, sonraki yıllarda büyük paralara transfer olurken takip edebiliyordum. Büyük Ronaldo (Christiano Ronaldo’ya eskiler olsaydı küçük Ronaldo derdi çünkü) Barcelona’da leblebi gibi gol atarken, izliyordum. O zamanlar, şimdiki gibi, Avrupa liglerinden maçlar canlı yayınlanmazdı üstelik. Bir şekilde arar bulur, izlerdim. Hagi’yi, Stoichkov’u Barcelona’da yan yana yedek kulübesinde otururken görmüştüm.
Barcelona, defans futboluna bir isyandır
Sonra futbol çok değişti. 2004 yılında Yunanistan Avrupa Şampiyonu olduğunda, gol yemeyen takımın, gol atabilen takımdan kat kat üstün olduğu söylendi. Hatırlıyorum da, 2006 dünya kupası bu tatsızlıklarla başlamıştı. Zinedine Zidane’ın İtalyan defans oyuncusu Materazzi’ye attığı kafa, aslında defans futbolunda ısrar eden bir döneme isyandı benim için. Gol yememek için, rakip takımın etkili oyuncularını yıldırma politikası uygulayan takımlara haddini bildirmekti.
Nitekim, o yıldan sonra İspanya’da farklı olaylar olmaya başladı. FC Barcelona, genç takımının başına eski yıldızı ve takımdan gelip geçen herkesin saygı duyduğu bir ismi Josep Guardiola’yı getirdi. Aynı sene, Ronaldinho isimli yıldız topçu takıma kazandırıldı ve Arjantinli harika çocuk Leo Messi ile birlikte oynamaya başladı. Her şey iyi gidiyordu ve Frank Rijkaard’ın takımı kupaları toplamaya başladı. Ne olduysa, ondan sonra oldu. Balon çabuk söndü. Önce Ronaldinho’nun formsuzluğu, ardından gelen başarısız sonuçlar, Rijkaard’ı koltuğundan etti.
Yeni dönem, “Futbolun kaybolan ruhunu yakalamak” olarak nitleyeceğim bir açılıma gebeydi. Guardiola as takımın başına geldi, altyapıdan genç oyuncular takıma monte edildi, Ronaldinho gönderildi. Guardiola’nın karizması takımı bir arada tutuyordu muhakkak; bir başka ayrıntı da Guardiola’nın geçen seneki Şampiyonlar Ligi yarı finalinde son dakikada gelen gole çocuklar gibi sevinmesinde gizli. Guardiola ile birlikte takım adeta zirvede yalnız bir kahramana dönüştü. Aslında 2003′ten bu yana kulübün Başkanı olan Joan Laporta’nın “siyasi” duruşu da etkiliydi. İspanya Krallığı’nın özerk bölgelerinden Katalonya’nın sembolu olan kulüp, Laporta’nın özgürlüğü için çalışdığı Katalonya’ya neredeyse bütünleşti.
Sahada “futbol oynamak”
Ancak FC Barcelona’yı bugün futbolun zirvesine taşıyan özellikler sadece bunlarla sınırlı değil. 90 dakikalık mücadelelerde yapılan oldukça önemli hamleler var. Bir kere Barcelona futbolun ruhunu yeniden gösterdi; yani 11 kişilik bir takımınız var, topu alıp bir an önce, etkili bir biçimde rakip kaleye atmanız gerekiyor. Bu basit denklemi, topu her kaptırdığında tekrar almak için mücadele ederek tamamladı. Her maç neredeyse maçın tamamında %60 ve üstü topa sahip olma oranıyla oynayarak, futbolcunun asıl işinin topla oynamak olduğunu bir kez daha ispat etti. Yunanistan’ın futbol tarihine hediyesi olan “defans futbolu” kavramını yerle bir ederek, her an hücumu ve pas yapmayı düşünen, bunun yanına bireysel yetenekleri ve zekice taktikleri koyarak oynayan bir takım vücuda geldi.
En önemli meselelerden birisi de, takım içindeki sorunlu isimlerin ayıklanması oldu. Ronaldinho’dan sonra, bir türlü durulmak bilmeyen sıkıntılarıyla Samuel Eto’o da takımdan uzaklaştırıldı. Takım, doğuştan Barcelonalı Xavi ve Iniesta ikilisine emanet edilirken, Messi’nin arkasına Dani Alves, ileri uca da şu andaki tartışmasız en “etkili” forvet elemanı olan Zlatan İbrahimovic getirildi. İzleyicinin ilgisini çekmekle kalmayan FC Barcelona, kasasını doldurmayı ve futbolun sadece endüstri olmadığını gösteren anlaşmalarıyla da adını duyurdu. Formasına reklam almamaya direnen takım, UNICEF’in adını duyurmak için göğsünde onun amblemiyle maçlara çıktı.
Demem o ki; futbolu korkakların oyunu olmaktan çıkaran ve sürekli savaşan bir ruhla işini en doğru biçimde yapan bir takım için Laporta ve Guardiola ikilisine ne kadar teşekkür etsek azdır. Onlardan sonra da, Xavi-Iniesta ikilisi gelecektir. Maradona da dahil, dünyanın gelmiş geçmiş en zeki oyuncusu olan Messi’ye de kucak dolusu sevgiler…
[*] Başlıktaki “mes que un club” ifadesi “Bir kulüpten ötesi” olmakla birlikte takımın resmi sloganıdır. Hakkı da verilmektedir bu büyük lafın…
bugün 0, toplam 9 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- guardiola
- messinin şimdiki resmi
- guardiola stoichkov kavgası
- Josep Guardiola
- messi gol atarken













hocam selamlar. öncelikle elinize sağlık, güzel yazı. barcelona’nın futbol adına ne kadar önemli bir kulüp olduğu ne kadar belirtilse, ne kadar övülse az.
bir de uyarı:messi resminin altındaki paragrafta bazı hatalar olmuş sanırım.
1. rijkaard’ın yerine guardiola’nın ismi yazılmış-ilk adı geçen cümlede.
2. messi’nin takımda yer bulması hemen rijkaard’ın gelişiyle olmadı. ilk fırsatları ertesi sene buldu. tam olarak oynamaya başlaması da diğer sezon, yani 05-06′da oldu.
teşekkürler uyarılar için.
1. guardiola’yı orada “genç takımın başına getirildi.” şeklinde yazmıştım. sanırım doğru bu bilgi.
2. orada tam bir sene vermedim aslında; yani turnuva’dan hemen sonra oldu gibi anlaşılıyor cümle, haklısın. ancak demek istediğim sonraki süreçti…
cok guzel bir barcelona yazisi. ben de el clasico sonrasi bir futbol yazisi planlamistim ama draft halinde kaldi. artik bitireyim bir ara da, ikinci yaridaki mactan once veririm yayina.
sitede boyle futbol degerlendirmeleri okumak guzel oluyor…
Harika olmuş, sitede futbol yazıları görmek süper oluyor, önceleri Pascal yazmıştı da sonra unuttu gitti o da…
Livorno ve Liverpool yazıları görmek de süper olurdu. Hatta bir de AC Milan, Inter çekişmesini anlatan bir yazı…
aradan geçen zamandan sonra Nohut’un heyecanlandığını görmek bile sevindirici :) yazarız abicim, sen yeter ki ortalarda görün…
keşke barcelona’yı endüstri futboluna bir alternatif olarak sunarken, kendi oyuncularına nasıl köle muamelesi yaptığını, çok rahat geçebileceği bir ön eleme maçı için lionel messi’yi olimpiyat rüyasından alıkoymaya kalkışmasını, bu yolda giriştiği dalavereleri de anlatsaydınız.
barcelona’yı futbol olarak beğenebilirsiniz ama futbol endüstrisinin alternatifi gibi görmek kapitalizmi hiç anlamamış olmayı gerektiriyor. barça da real kadar futbol kapitalizmin büyük aktörüdür ve aralarındaki tek fark renkleridir.
Futbolla ilgilenen herkes bilirki evrenin en iyi takımı barcelonadır. Bu unvanda guardiola ile birlikte gelmiştir.
güzel yazı tebrikler…
aslına bakarsanız, barcelona’yı “endüstri futbolu”na bir alternatif gibi göstermek değildi amacım. yazıyı tekrar okudum, sanırım katalonya’yla ilgili kısım ve “ruh” kelimeleri şaşırtmış biraz.
picasso ve che guevera dahil, pek çok “aykırı” figürün dahi kapitalist sisteme dahil edildiği günümüzde, barcelona’dan da bunu bekliyor değilim…
@ alesta; barcelona’nin su ana gelmesindeki en buyuk katki guardiola degil Cruyff ve onun insa ettigi total futbol anlayisidir bence. rijkaard ve guardiola bunun basarili uygulayicilaridir tabii ki de. ama barca’daki altyapi anlayisi ve taktik dusuncenin temelleri dusunlmeden oynadiklari futbol tek basina anlamlandirilamaz. futbol endustrisi o kadar buyuk boyutlara ulasti ki basari tek bir adamin 2-3 senede yaptigi islere asla baglanamiyor. kulup, kosullar, lig, futbolcular bir butun olarak basariyi getiriyor bir sekilde.
futbolu bilmem. ama adamların marşları harika. o yüzden onları severim.
müzik iyi ise onlar da iyidir.
la rumba de barcelona!
“you will never walk alone”
liverpool da yazılsın sırf bunun için:)