62277796İlk birkaç sekansından sonra, (itiraf etmeliyim ki önyargıyla gitmiştim) “Sanırım uyuma fırsatım olacak” düşüncesiyle başımı arkamdaki rahat koltuğa yaslayıp gözlerimi kapadım. Nerden estiyse kafamda bir çağrışım meltemi, çok da uzak olmayan bir tarihte okuduğum bir Ahmet Hakan yazısını getirip yerleştirdi hafızamın orta yerine. Yazının başlığı (o an emin olamadım tabi ki, sonradan ulaştım bütün içeriğe) “Dindarlar neden medya yapamaz” idi. 7 Haziran 2009 tarihliydi . Benim aklımda “Muhafazakarlar neden iyi gazete yapamaz” diye kalmış. Film akarken perdede, ben de tuttum kendimce muhafazakarlar neden iyi sinema yapamaz sorusuna yanıt/yanıtlar bulmaya çalıştım. Bu, elbette ki filmi izlememe kabalığını sergilediğim anlamına gelmez. Filmi izledim ama dikkatimin dağıldığı noktalar oldukça, yukarıdaki sorunun kendimce cevaplarına ait cümleler uçuştu kafamda.

Bu cümlelere geçmeden önce birkaç ön not yazmakta yarar var:

Bir: Bu, sevgili ayasophia tarafından beklenen Ahmet Hakan yazısı değil, epeyce bir kararsızlıktan sonra yazabileceğime karar verdiğimi de belirtmek isterim, ayrıca.

İki: Bu yazı korkarım zülf-i yare dokunup, biraz can sıkabilir.

Üç: Bu kısım filmle doğrudan ilgili. Eşrefpaşalılar, daha önce değişik arkadaşlarımdan duyduğum üzere, bir tiyatro oyunu aslında. Anadolu’da da turnelere çıkmış, hatırı sayılır bir gişe de elde etmiş. Tiyatrodan sinema yapma fikri oyunun sahiplerine parlak gelmiş olmalı ki kolları bu iş için de sıvamışlar. Ama dikkat etmedikleri bir konu var: Ülkemizde yerleşmemiş bir tiyatro kültürü olduğu için, tiyatroda ortaya koyduğunuz orta karar bir ürün (oyunu görmedim, orta karar nitelemesi oyun için değildir) izleyiciye hoş vakitler geçirtebilir. Oysa hatırı sayılır bir sinema kültürüne sahiptir bu ülkenin insanı ve her önüne gelen filme hayranlıkla bakmamaktadır artık. Çok değil yirmi – otuz yıl öncesine kadar, sinema sanatının kendisine (büyük perde, kulak çınlatan ses düzeni) duyulan şaşkın hayranlık, şimdilerde “O kadar kötüler ki, çok iyiler” denerek dalgası geçilen filmlere bile gişede hasılat rekorları kırdırmaktaydı. (İstatistikler 1974 yılında 250 milyon bilet satıldığını söylüyor bu ülkede. Bu sayı bugün 45 milyon civarındadır.)

Her ne kadar alet olduğu emperyal yaklaşıma kızsak da Hollywood sinemasının, bu ülkenin (sinemasal anlamda) beğeni çıtasını yükselttiği teslim edilmelidir.

Dolayısıyla kameranın arkasına geçip “Motor!” diyen kişilerin, bu filmin,  bilmem hangi kanalda, ancak yemek pişiren teyzelerin, dini bütün hacı annelerin yahut takvim yaprağından din öğrenmeye meyyal esnafın izlediği “Ne ekersen onu biçersin, alma mazlumun ahını, vs vs” temalı hidayet öyküleri modunda olmaması gerektiğine dikkat etmelidirler. Zira sinema genç bir kültürdür ülkemizde ve gençlerin de (milliyetçi, muhafazakar, liberal yahut sol, kesimin önemi yok) yukarıda kabaca hatlarını çizdiğim yapımlarla tatmin edilemeyeceği açıktır. Nitekim, verilen arada önümdeki iki genç aralarında konuşurken biri şu cümleyi kurdu: “Öyle seyrettiğimiz diğer filmlerde bulduğumuzu aramadan seyredersek fena değil.”

Sinema camiasal değil ulusal hatta evrensel bir aktivite. Müsamere mantığıyla yapılmaması gerekiyor haliyle. 

Filmin ortalarına doğru Yücel Arzen – Devrim Gürenç (ismini sonradan öğrendim) düeti aklımda kalan nadir şeylerden (yer yer güzel espriler de vardı) biri. Gerçi o güzel düet de Kurtlar Vadisi’nden esinlenildiği bariz bariz sarkan görüntülerle heder edilmiş, ama olsun diyelim.

Birlikte gittiğim ve gırtlaktan anlayan arkadaşlarımın notunu da eklemeden duramayacağım belli ki: “Keşke hocayı biraz çalıştırsalardı.” ‘Hocamız’, sureleri latin harfleriyle ezberleyen yaz talebesi gibi okuyordu gerçekten de.

***

Hemen her alan için geçerlidir elbette, ama bu yazdıklarım sinema özelinde.

Dünyada bu işte iyi ürün çıkıyorsa bunun sanırım birinci nedeni sektörleşmesi. Bir şekilde çarkı döndürüp sektör oluşturmuyorsanız devamlılığı sağlayamazsınız. Muhafazakar kesimde sinema, bir heves işi gibi algılanıyor sanki. “Hazır fikir gelmişken yapıp sıramızı savalım.” alt mantığı. İşi bu olan, sinema işinden para kazanıp aile geçindiren kaç muhafazakar sinemacı var ülkemizde? (Bu sorunun cevabını ülkemiz seçmen ve/veya yaşam tarzı davranışlarını dikkate alarak düşününüz lütfen.) Yoksa çoğu film, yönetmenin sağdan soldan kazandıklarıyla gerekli miktarı bir araya getirebilince hayal gerçekleştirme çabası mı? 

Konfüçyüs’e atfedilen enfes bir felsefe var, malum: “Dikkat et! Bazen hedef yürüdüğün yolun kendisi olabilir.” Evet bazen bir film film yapmak için yapılmalıdır. Bir amaca, bir mesaja eklemleme motivasyonu bazen bırakılmalıdır belki de. Eklemlendiğinde, çok şey toplumda yaşandığı ölçüde yansıtılamaz perdeye. Filmi, yetkililer “Küfürsüz komedi, şiddetsiz aksiyon, düzeyli romantizm.” sloganıyla özetledi. Ben bu kadar tuhaf bir yaklaşım gördüğümü hatırlamıyorum yaşamımda. Bir çeşit oksimoron mu yapılmaya çalışılmıştır nedir? Komedi konusunu sona bırakalım, aksiyon mu var ki filmde şiddetten bahsedilebilsin. Sonlara doğru mahzenimsi bir yerde iki eski dostun birbirlerine ekmek bıçaklarını çekip (prodüksiyona bakın!) kavga mı ettikleri yahut zeybek mi oynadıkları belli olmayan o sahneye mi aksiyon diyeceğiz? Buradaki sekans orta mektep müsameresinden öteye geçebilmiş midir? Esas oğlan ile esas kızın okul kıran liseli ergenler gibi (ki yetişkindir ikisi de) sahiller boyu yürümelerini gösteren sahnelere mi romantizm diyeceğiz. Yoksa ‘Küfürsüz komedi’ den kasıt bu sahneler midir?

Bu düşünce (bir ifade tarzı olarak sanat yapma), muhafazakarlığın temeline, oradan dindarlığa ve daha ilerisinde tebliğ anlayışına kadar götürülünce elbette bir dirençle karşılaşacaktır. Ve bu direnç de kendi içinde tutarlı olacaktır. Zira siz “Ben bu filmi yapmak istediğim için yapıyorum, bu şiiri sanat için yazıyorum, bu yazıyı kendimi ifade etme biçimi olarak algılıyorum vs vs” dedikçe karşınıza “Her şey O’nun için.” inancı çıkacaktır.

Bir nevi teşhirdir (temaşaya yakın anlamıyla) sinema sanatı ve kimi motivasyonların temelinde teşhirden uzak durmak söz konusu olduğu için de yönetmenin dilemması kaçınılmazdır artık. Zira dublör bile kullanamayacaktır.

Yönetmenlerin yaşadığı bu dilemmanın dindarlıktan öte tutucu yaklaşımla ilgisi de olabilir. Zira Mustafa Akad filmlerinde kadınlar daha bir serbesttir mesela. Er Risale’de (Çağrı) resmedilen dönem peygamber dönemi, konu bizzat peygamberin kendisi olmasına karşın Hind rolündeki kadın oyuncuyu ve rahatlığını hatırlıyorum şimdi. Yine de yeni bir alan olması hasebiyle, bu kültürün oluşmasını, olgunlaşmasını, altının doldurulmasını beklemek gerek belki de.

***

“Kısıtlı bütçelerle samimi işler yapılıyor, emeğe saygılı olalım.” cılar da var malum. Komik olmayınız efendim, zamanımız ve de paramız harcanıyor. Kul hakkı değil midir bu?

Hem samimi filmler kendini gösterir bir şekilde: Neşeli Hayat olsun, Babam ve Oğlum olsun (Çağan Irmak bu filmden sonra arkasına aldığı rüzgarı değerlendirmeye kalkıp Ulak’ı yaptı hatırlarsanız ve sonuç fiyaskoydu. Ah samimiyet…) yahut Reis Bey olsun. Özellikle bu sonuncusu, üzerinde nasıl çalışılmış ve alt metninin nasıl güçlü olduğu kendini nasıl belli eder. Bunda kim bilir belki de Necip Fazıl’ın geçmiş sol kimliğinin etkisi vardır. (Mesut Uçakan’ın da emeği görmezden gelinmemelidir.)

***

Son satırlara gelip yazıyı baştan tekrar okuyunca ilk savımı belki yumuşatabileceğimi düşünüyorum şimdi; ‘muhafazakarlar iyi film yapamaz’ demeyelim de ‘bunun için epeyce yol almaları gerekir’ diyelim. (Bu arada asıl Eşrefpaşalılar’ın oldukça eğlenceli olduğunu da belirtmek gerek. http://video.google.com/videosearch?sourceid=navclient&hl=tr&rlz=1T4RNTN_tr___TR366&q=ali+tuncay&um=1&ie=UTF-8&ei=pbOYS4voHtPr4gbc8cD4Cg&sa=X&oi=video_result_group&ct=title&resnum=1&ved=0CBAQqwQwAA# adresi işinizi görebilir.)



İlginizi çekebilecek başka yazılar

İlgili yazı yokmuş


“Muhafazakarlar Neden İyi Film Yapamaz: Eşrefpaşalılar” için 9 yorum. Var mı arttıran?

  1. ayasophia | 11 Mar 10 (14:14)

    Ahmet Hakan’ın o yazısına şu nedenle karşı çıkıyordum aklımda: “Dindarlar” denilen zümre böyle etrafı kuşatılıp da “ahan da bunlardır!” denilecek homojenlikte değildir…

    O nedenle yazınızı (güzel tesbitleri heder etmemek için) “Türkiye sinemasındaki bazı muhafazakar girişimlerin başarısızlığı” biçiminde algılamayı tercih ediyorum.

    Zira elimizde Semih Kaplanoğlu örneği var ki, kendisi “maneviyat” peşinde koşturan bir imgeci. Filmlerini beğenirsiniz, beğenmezsiniz (ki ben arada kaldım açıkçası) yaptığı işin “sinema” olduğu bir gerçek. (artı sizin saydığınız güzel örnekler)

    Eşrefpaşalılar’a gitmedim. Açıkçası gitmeyi de düşünmüyorum. Afişte gördüğüm bir iki “tiyatral tipleme” beni soğuttu. Bir de şu “ideolojik” yaklaşımdan hoşlanmadım.

    Slogandan ben de aynı şekilde irrite oldum. Manifesto gibi olmuş ama altını dolduramayacağı o kadar belliydi ki…

    Sayenizde izlemiş kadar oldum :)

  2. Nohut | 11 Mar 10 (14:27)

    Ben muhafazakarlar’ın kim olduğunu anlayamadım daha.

  3. ayasophia | 11 Mar 10 (14:43)

    sensin :)

  4. ayine | 11 Mar 10 (14:55)

    “muhafazakar” en hoşlanmadığım kelimelerden biri. Anlam itibari ile değil, kullanıldığı kavramla alakalı olarak. Eskiden “mutaassıp” kullanılırdı, yeni nesil “muhafazakar”ı tercih ediyor.

    Mutaassıp, sözlük anlamına bakmaya üşendim şimdi ama, “bir şeye taassup derecesinde bağlı” gibi bişey çağrıştırıyor zihnimde, “körü körüne inanan”.

    Muhafazakar da “muhafaza eden”den yol çıkmak gerekiyor belki ama bizim toplumumuzda “din”e dair her şey “eski, geleneksel” olanı uyandırıyor zihinlerde. Eski olan da “kötü” bişeydir zaten.

    Reklamcılık sektöründe çalışan bir arkadaşımın verdiği örnek, bizim toplum olarak bakışımızı çok güzel açıklıyor. Bizde “bebek cildi gibi” sloganıyla reklamı yapılan Dowe kozmetik ürünlerinin yurtdışındaki reklamlarında “annemin cildi gibi” sloganı kullanılıyor.

  5. Nohut | 11 Mar 10 (14:55)

    Haaa ben miymişim o? Ciddi misin? Nasıl da aklıma gelmedi ya, e tüm televizyonlar, gazeteler benden bahsediyor!!111…

    Süper! Ünlü oldum! Son yıllarda da yükseliyormuşum! Harika!

  6. sahidüş | 12 Mar 10 (14:58)

    “muhafazakar”, eskiden de kullanılmakla birlikte 2002 sonrası tayyip erdoğan ve arkadaşlarının devr i iktidarı başlayıp, kendilerini konumlandırma konusunda bir kafa karışıklığı yaşamaya başlaması ile daha güçlü bir şekilde kullanıma girdi.

    zira hatırlanacaktır, batıdaki hristiyan demokratlara benzer bir konumlanma temelinde birkaç sempozyum da yapıldı. “müslüman demokrat” ifadesi konjonktüre uymadığı için “muhafazakar demokrat” gibi tuhaf bir isim kullanılır oldu.

    doğası gereği değişime açık bir kavram ile mevcudu muhafaza etmeye konumlanmış başka bir kavramın nasıl arka arkaya kullanılıp bir sentez oluşturulabildiğini de aklım almadı açıkcası. partinin sosyal bilimcileri, edebiyat kökenli üyeleri yahut entelektüellerinin bu karışıklığı fark etmemiş olması mümkün müdür?

    bu kullanımdan sonra toplumun, akp ye oy veren nice kesimi (çoğu gizlidir bilindiği üzere:)) kendini müslüman yahut dindar kavramlarıyla değil de daha merkeze yakınmış gibi duran muhafazakar kavramı ile ifade etmeye başladı.

    belki de bu gizlilik, saklanmışlık duygusu muhafazakar kavramını sevimsizleştiriyor.

  7. ayasophia | 12 Mar 10 (15:47)

    buradaki kavram kargaşası -bence- avrupa ve amerika’daki kullanım farklarının sürekli bizim medyada çarpışmasından kaynaklanıyor.

    avrupa’da kavramlar genellikle “geleneksel” olarak inşa edilirler. tarihsel bir sürecin ürünüdür. bu nedenle de, avrupa’da muhafazakarlık mülk sahibi olmak, kültürel anlamda geleneği savunma, politik açıdan reformist (ama asla devrimci olmamak) olmak anlamlarına gelebilir…

    amerika’da ise bu tip kavramlar çoğunlukla “popüler” olandan yola çıkar. “100 kişiye sorduk!” kalıbının amerika’dan ithal olması yadırganmamalı.

    şimdi akp, anladığım kadarıyla, american tarzı conservatism (muhafazakarlık) ile yola çıkan, ancak bulunduğu coğrafya itibariyle “avrupalılaşmak” mefhumuyla sık sık karşılaşan bir parti. amerika’da, “eski uygarlıklar” söz konusu değilken, avrupa kıtasında “eski” rağbet görür.

    bu açılardan, “neo-osmanlıcılık” american tarzı “neo-conservatism” ile aynı şey olmadığı gibi, avrupa tarzı “aristokrat muhafazakarlığı” diyeceğimiz şey de bugün genellikle “erken cumhuriyet” döneminden kalma bürokratlar eliyle işletiliyor.

    bu nedenle karşımızda orası burası budanmış bir kavram var. sahidüş’ün yerinde sorusunun cevabı da -bence- “mümkündür!” olur. evet bir sürü insan var ki, neleri fark edemiyorlar… :)

  8. persephone | 18 Mar 10 (5:09)

    ideolojik kaygılar sanatsal değerlerin önüne geçtiğinden iyi film çıkmıyor pek..
    ama yönetmenlerin artık sanatsal anlamda çabaladığını görmek umut verici. ve fakat gittikçe sekülerleşen bir algının önüne böylesi buram buram ideoloji kokan bir yapıt koyduğunuzda direkt ters tepebiliyor ve de mesaj kaygısıyla bazı şeyler gözden kaçırılıyor. bir de sessiz bir fotoğraf galerisi gibi filmler çıkıyor önümüze, görsel açıdan çok zengin ama bazen görsel olanla bağını henüz tam kuramamış, işitsel olan bir topluma böylesi bir film anlamsız gelebiliyor, bunu profesyönelce deneyen yönetmenlere c.chapline mi özeniyorlar nedir diyorum bazen:) ama çok da ciddiler…yine de tuttuğum birkaç yönetmen var. bir de aynı yönetmenin her filmi aynı kalitede de olmuyor- bu arada ulak filmini çok beğenirim ben:). yine de sinemanın geleceği konusunda iyimserim.

    bir de reklam bile şu popüler kültür devrinde en kötü filme belli bir kitleyi toplamaya yetebiliyor ve tabi bütçe de devreye giriyor iyi bir film çıkması için.

    “muhafazakar” kelimesine gelince, “türban” gibi medyanın uydurduğu bir kelime bu. dindar ya da başörtüsü yerine bu kelimeleri tercih etmeleri salt ideolojik ve öğrenilmiş bir bakışla ilgili. ama hiç bir çevrenin hele ki aydınların bu karmaşayı farketmemiş olmamaları imkansız, yine de tvye çıkınca hemen o jargonu da diline dolayabiliyor herkes, bunda da bir beis görmüyorlar ve tabi biz daha iyi anlıyoruz muhafazakar ya da türban denilince lafın nereye gittiğini(!). ancak, köşe yazarları yahut politikacılar olsun bu kelimeleri bile isteye kullandıkları apaçık. özellikle de başörtüsüne “türban” denmesi artık siyasal bir araca dönüştürülmesi anlamına geliyor ki bir ara baya polemiği yapılmıştı. muhafazakar kelimesi bizde dindar kelimesinin yozlaşmış şekli olarak kullanılıorsa da avrupa da ya da amerikada bunun dini bir temeli yok artık, önceden puritan ahlak falan diyerek bir çeşit hayli yoğun bir konzervatif tutum içine giriliyordu ama zaten din de bir şekilde sekülerleştiğinden artık konservatif kelimesinin sosyal bir bağlama koydu bu, yani muhafazakarlık onlar için kendi kültür, ırk ve sosyal yapıyı korumak. Almanlarda da böyledir, amerikalılardaysa bu kavramdan söz etmek çok güç, ancak latin amerikalılar için denebilir ama obamayla bu daha da belirginleşti ki, artık senelerin mottosu haline gelen “wasp”ten bahsetmeye çekiniyoruz. yani “muhafazakar” bizde de artık siyasi literatüre girmiş bir kavram.

  9. gül | 22 Nis 10 (15:16)

    yazılarınızı okudum ayasophia..harcadığım zamana değmedi..

Yorum yazmaca