Bir sabah herkes yatağından kalkar, kapıya bırakılmış gazeteyi açıp, manşete gözlerini diker. “Türkiye’ye bugün modernizm geldi, vatana millete hayırlı olsun.” Gazeteden kafasını kaldıran şahıs, “Haydi bakalım, böyle hayır duası ettiklerine göre iyi bir şey herhalde” deyip, ‘yeni olan her şey iyidir’ düşüncesiyle sevinmeye başlar. Sonrası malum, değişen çevre, kafatasları, insan fizyonomisi, özgür bedenler ve sevinç çığlıkları…
Artık absürditeye, değişime, farklılıklara, yeni olana öyle çabuk alışıyoruz ki, Türkiye’ye modernizmin gelişi böyle olsaydı sanırım artık kimse şaşırmazdı. Bilakis “Vay be, dev(i)rim gibi modernizm yaşamışık, ama gazetede yazmasaydı fark etmeyecekmişiz bile” denilip, anında bu düşünceyle ayak altındaki pedala hızla dokunulup, hiç vakit kaybetmeden kırk gün kırk gece kutlama yapılırdı. Oysa neydi modernizmin mottosu?
Étonne Moi! (beni şaşırt!)
Haydi biraz başa saralım. Daha önce aydınlanma, endüstri devrimiyle zemini hazırlanmş modern dönemin I. Dünya Savaşı’nın ardından nasıl meydana çıktığına biraz dokunalım. I. Dünya Savaşı bittiğinde kafalarda yeniden oluşan soru işaretiyle “Acaba her şeyi unutup yeniden güzel bir başlangıç yapabilir miyiz?” diye bir umut kapısı aralanır. Ama ne yazık ki II. Dünya Savaşı hemen ardından gelerek nükleer bombalar vs. ile etkisi uzun yıllar sürecek bir savaş daha peydah olur dünyaya. İnsanlar bir savaşın etkisinden henüz çıkamadan bir ikincisini yaşadıktan sonra, artık Tanrı inancı dahil, her şeye olan güvenlerini yitirip, zerre umut barındırmayan bir hayatı yaşamaya başlarlar. ” Tanrı, dünyada bunca savaşlar olurken neden sadece seyrediyor? Buna neden izin veriyor? Demek ki Tanrı yok, ya da insanların kötülüğünü isteyen, onlara acı çektiren kötü kalpli bir Tanrı var, neden inanalım? Bizi kandırdınız şimdiye kadar, Tanrı dediniz sayın papaz, peki Tanrı varsa neden bu kadar acı çekiyoruz?” diyerek pasifist bir duruşu boyunlarına geçirip, post-modern dönem dedikleri şimdi bizim de içinde bulunduğumuz bu döneme giriverirler. Artık yazarlar, şairler oturup savaşın etkileriyle ilgili dehşetengiz -hiç de sevmem bu kelimeyi-, yer yer fazla mübalağalı şiirler, romanlar yazmaya başlıyorlar savaşların ardından. Çünkü artık inanmıyorlar asırlardır onlara öğretilen ” Dulce et decorum est, pro patria mori” ( vatanın için ölmek hoş ve onurlu bir şeydir) cümlesine ve hemen başına “it is an old lie” (eski bir yalan) cümlesini koyuyor aynı zamanda asker de olan şair W. Owen. Yahut bizdeki gibi aksine milliyetçi damarı ortaya koyan M. Akif gibi şairler ve yazarlar ortaya çıkıyor, cihat algısını öncelemiş toplumda.
Savaşların zeminini oluşturan Fransız Devrimi’yle aslında “milliyetçilik” ve “ulus” kavramı, Napoleon’un ilk kez yöntem değiştirip köylüleri savaşa almasıyla belirginleşiyor. Yıllardır Afrika ve Hindistan gibi yoksul ülkelerde süren emperyalizme karşı, milliyetçilik beslenmeye başlanıyor. Hemen aklınıza güncel bir örnek olarak Hürriyet’in “Türkiye Türklerindir” mottosu da gelebilir. Yeri gelmişken, geçenlerde bir arkadaşım gazete alırken şöyle bir şey yaşamış, anlatayım. Gazete almaya gelen adam “Ağbi bana hürriyetimi ver” diyerek almış gazetesini. Bundan çok rahatsız olan arkadaşım, “Bu nedir ki, hürriyetimi, milliyetimi…vs ver deyince ne yaptığını sanıyor ki, …” diyerek üzerimize patladı.
Bu artık Napoleon’un “Onlar köylü, ne anlarlar ben fransızım demekten?” diyerek savaşa alıp kullandığı insanların yanında, şimdi artık köylü olsun ya da olmasın, herkesin bir şeylere bile isteye ayak uydurdukları anlamına geliyor. Tanrım, aklımıza da hemen Ş.Erbaş’ın tokat gibi çarpan o şiiri geliyor o anda, “Köylüleri niçin öldürmeliyiz?” Okuduğunuzda yüzünüzün aldığı ya da alacağı ifadeyi merak ediyorum. Belki de İsmet Özel’in “Akla karşı tezler” diyerek başlık attığı şiirinde “en mutlu insanlar belki de baca temizleyicileridir” dediği kadar us dışıdır söylenenler, bilemeyeceğim, karar sizin. Milliyetçiliğin olduğu yerde savaşın olmaması ihtimal dahilinde değil zaten, ya da tam aksi. Savaş taraftarlığı her millette olduğu gibi bizde de olan “Her Türk asker doğar” mantığından hareketle yerini muhafaza ediyor toplumda. Peki, milliyetçiliğin tam karşısında, en pasifist duran, birilerinin “tatlı su frengi” dediği monsenyörlerin savunduğu Liberalizm’in mottosu neydi?
“Live and let live!” (Yaşa ve yaşat)
Belki de en zoru bu, “güçlü ve zayıf” diye ayrılan kutuplar varken. Modern ve post-modern dönemleri ayıran bu iki büyük savaşla birlikte, iki dönemi birbirinin karşıtı olarak değil de, bir devamı şeklinde görüyoruz. Tek ve bariz fark ise modern dönemde o ufacık umut kapısı bırakılırken, bu dönemde insanların o kapıyı artık tamamen kapalı tutması. Modern dönem romanlarının absürd de olsa bir mutlu son çizmesi ve postmodern romanların daha çok bir problem çevresinde dolaşıp okuruna kocaman bir çözümsüzlük bahşetmesi de bundan. Peki, geleneğin tam karşısında yer bulan yaşadığımız dönemin, post-modernizmin mottosu neydi?
“Beware!” (fark et!)
Artık gözümüze gözümüze sokulan o “saçma”dan sızan gerçeğin farkına varmak kalıyor bize. Bölümden hocalarımın çok sık kullandıkları cümleyle “Fazla ortodox kaçar” diyerek biraz daha yumuşatıyoruz her şeyi, biraz daha inceltiyoruz, gelenekten ve gelecekten sıyırıyoruz. Modernizmin “Less is more” repliğiyle düz hatları ve çizgileri kullanmayı seçmesindeki neden gibi, sadece “fonksiyonel” ve “makine üretimi” olanlar üzerinden devam ediyor hayat, hatta artık duygularımız bile mekanik. Geçen gün “şiir kelime işçiliğidir” diyen arkadaşımın yazdığı şiiri okuyup bitirince de böyle demiştim, “güzel ama fazla mekanik, bunu bir robot yazmış olabilir belki, öyle ki her şey mükemmel, her kelime yerli yerinde…”
Son olarak, soldan sağa doğru kadınların -hayat kadınıdır hepsi- yüzüne baktığınızda modernizmin şeceresini bir çırpıda size gösterecek resim için buradan efendim.
http://en.wikipedia.org/wiki/Les_Demoiselles_d’Avignon
bugün 0, toplam 13 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- modernizm
- modernizmin türkiyeye gelişi
- tanrı varsa neden sadece seyrediyor












