Bazen kendimi 19. yüzyıl Osmanlı’sında sanıyorum. Sorunlarımız en nihayetinde benzerdir diyorum. Öfkeleniyorum tıpkı o zamanki insanlar gibi. “Biz bir zamanlar, Avrupa’yı titretirdik. Heyhât şimdi sıkıştık şu gündelik sıradan hayatımıza.” Oysa ki ancak cılız tarih kitaplarında okumuştum anlı şanlı tarihimizi. O dönemin entelleri gibi düşünüyorum; “Bu Frenk milletlerinden alalım treni ama vagonlara kadın erkek karışık binerse halimiz nice olur?” Ve benzeri bir sürü soruya hâlâ cevap üretemeyişimize yanıyorum. Bir türlü uyuşamadığımız bir medeniyetle karşı karşıya oluşumuzu hatırlıyorum. Uyuşmak zorundaymışız gibi, o elbiseyi her daim giymemiz lazımmış gibi, giyemezsek çıplak kalacakmışız gibi… Namık Kemal gibi öfkeleniyorum bazen, Ziya Paşa gibi… Hatta yer yer Mehmet Akif gibi. Cemil Meriç gibi, Tevfik Fikret gibi…
Öfkelenmek bu tip durumlarda en doğal hâl. Andre Gide okursunuz, Dünya Nimetleri’ne dokundurmayan kiliseye öfkelidir. Dante aslında öfkeyle çıkıp yola, tasvir etmiştir Cennet’i ve Cehennem’i. Bütün o rönesans artistleri, bütün o aydınlanmacı adamlar, bütün o bilim süvarileri öfkelidir. Önce kiliseye ve siyasi otoriteye, sonra onların ardında “var gibi duran” tanrıya. Ama hep öfkelidirler. Sıradan insan öfkesini bağıra çağıra dile getirir. İlkel benliğin dışavurumudur. Normaldir, yıkar geçer. Savaşlar, büyük felaketler, yıkımlar… hep sıradan insanın öfkesini gösterme biçiminden doğar. Aslında sıradan demeyelim, bir çeşit dışavurumdur diyelim.
Sanatçının öfkesi, roman olur. Resim, müzik, heykel, şiir… Hepsi olmasa da çoğu eserin altında bir öfke sezebilirsiniz. Yukarıda birkaçını anlattım. Öfkelidir çoğu sanatçı ve “dışarı” çıkar. Benliğini paylaşır. Öfkesi kendine görünse de hep “öteki”nedir. Ötekinin davranışları rahatsız eder onu. Kendisi en doğru olduğu için, öteki’nin yaptığı aptallıklara kızar. Namık Kemal, yer yer halkın anlayamadığını düşünmektedir. Yakup Kadri, “bilinçsiz” köylünün cahilliğine öfkelidir. Halide Edip, ki bir kadın olarak daha şefkatlidir, “bunlar eğitilmelidir” diye düşünür. Oğuz Atay, bir yerde “Biz çocuk kalmış bir milletiz” der, öfkesini kusar. Kendi “tutunamayan” haline acısa da, bir yerden sonra “anlatılan kendi hikayendir” diyecektir muhattabına.
Öfkelidir Ahmet Hamdi Tanpınar, hem de “iç medeniyetimiz” dediği şeyi ararken. Bulamadığına değildir öfkesi, gizlendiğine kızar bütün o kubbealtı’nın. Bir medeniyetin izlerini sürerken, kapatılan yollara kızar. Ve iyi bakın oralara bir yerlere, en ironik yazarlardır öfkelenenler. En masum öfke gibi görünse de onlarınki, bütün öfkeler gibi yıkıcıdır. Hatta belki daha da yıkıcı. Kara Kitap’ı okuduğum zaman, bir daha asla âşık olamayacağımı düşünmem gibi. Yahut Yeni Hayat’ta bütün “anlam” yüklü kelimelerimin izini kaybetmem gibi. Ne vardı bu kadar öfkelenecek? Diye düşündürmüştü uzun uzun.
On dokuzuncu yüzyıldan bugüne, öfkelenmenin nedenleri o kadar benzer ki, bazen diyorum bu ülkede hiçbir şey değişmiyor olmalı. Yahut değişiyormuş gibi yapıyor yalnızca. Hani bazen yıldızlar da yüzüyormuş gibi olur ya gökyüzünde. Öylesine bir sabit hâl üzere, devam ediyoruz sanki. Fakat dış dünya sürekli değişiyor da, bizdeki öfke sabit olabilir. Öfkelidir modern insan yüzyıllardır. Faust, şeytana çok kızmıştı zira. Şehirler öfkelendiriyordu insanı. Taş binalar, yollar, arabalar… Onunla uzlaşmaya çalışan Futuristler dahi öfkeliydi. Fırça darbeleri tuallerde keskindi, sertti, nutuk gibi yüze vuruyordu.
Ateizm diyordu yazar, aslında insanın tanrıyı reddetmesi değil, tanrının insanları bırakmasıydı. Öfkelenmenin sebebi bundandı. Godot bir türlü gelmiyordu. Bu nedenle Godot “yok” oluyordu. Halbuki biz zorda kalınca denizi ortadan ikiye yaranları özlemiştik. “Deus Ex Machina” deyince, yanımızda biten Hızır’ı bekliyorduk. Gelmiyordu. Öfkeliydik. Susmak da olmazdı. Beklemek çok uzun sürebilirdi. Hem demiş ya bir Arap şair, “beklemek ateşten daha azaplı”ydı. Ama biz “bekleyen” nesildik. “Şüphe” doğuruyordu uzun bekleyişler ve “şüphenin çocukları” oluyorduk.
Bir anda sihirli değnek gelsin, her şeyi düzeltsin istiyorduk. Ruhunu şeytana satan bizler değilmişiz gibi, gözümüzün önünde şeytan taşlansın istiyorduk. “İlk taşı günahsız olan atsın” diyeni unutmuştuk. Kavramlar kurup, kavramlar yıkıyorduk felsefenin dehlizlerinde, yahut herkes kendini “en doğru” sanıyordu. Öfkeliydi, değişmeyen kalabalıklara. Öfkeliydik, her gün aynı şeyi aynı şekilde yapan yığınlara. “Değişin!” diye bağırıyorduk; ki bütün devrimler bu nedenle yarım kalıyordu. Kimse değişmek istemiyordu…
En nihayet, öfkeli insanlar olarak, sinirimizden ölüyoruz. On dokuzuncu yüzyıldan bu yana, biriken öfkemizi “kafkaesk” tuallerle süslüyoruz. Her gün, dünyanın her yerinde yeniden yapılan oyunlarla sarkastik güldürüler sergiliyoruz. Ve bu konuda Doğu’nun da Batı’nın da eşdeğer olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim… Aslında öfkemi kaybettiğimi beyan etmekti amacım. Alttan alta öfkelendiğime vardım. Değmez mi bir kez daha “öfkelenmeyin” demeye…
bugün 0, toplam 6 defa okundu...













Yine mükemmel bir yazı. Birkaç husus da benim aklıma geldi. hergün dinlediğimiz müziklere dikkatle bakarsak onlarda bir öfkenin – isyanın- dışa vurumu değil midir? Hatta neredeyse her cümlemizde birini düzeltme tabiri diğerle “edit” leme gayreti içinde değil miyiz? Yazı çok güzel bir tespit yapmış. kaleminize sağlık…
…you always surprises me with your writing skills : )
i can’t understand 100% but i see a very complex construction and i think it is difficult not only for me…deep ideas and evolution.
‘öfke’ni(!) soluksuz okudum aya. Aslında bize soluksuz öfkeler lazım, samimi öfkeler.. Baktığında gözlerimiz alabildiğine uzakları görebilsin diye.
Belki yeryüzü o zaman kazanacak, attığımız her adım buna şahit olacak:
“Ve devrim; yeryüzüne yalın bir bakıştır”(T.Tufan)
samimi öfkene, kalemine sağlık!”
öfkemizi kaybetmemiz için dünyanın cennet, insanların melek olması lazım gelir , ancak böyle yazılar okumak da insanı bir güzel durultabilir :) teşekkürler.
bir küçük not: öfkeyi yutmak veya gömmek yerine sonucundaki ağır ‘sorumluluğu’ kabullenip öfkeyi kusmaktır aydının yaptığı iş, bu bağlamda aslında herkes kendi yuttuğunu bir şekilde çıkarmakla mükelleftir.
[...] maskotlar da var ve iki kültür tam bu karede birbirine karışıyor. Ayasophia’nın bu yazısını çağrıştırdı neden bana bu video. Ayasophia’nın yazısının postmodern bir şekilde [...]