Herkes ölür. Kimi bir kurşunla, kimi yolda başına düşen bir taşla… Kimine araba çarpar. Kimi bir binanın tepesinden atar kendini. Bıçakla, jiletle ya da neşterle kesilir kiminin damarları. Bazısı suda boğulur yahut ateşte yanar. Kalp kriziyle de ölen olur, bağırsak düğümlenmesiyle de, apandisit patlamasıyla da… Tıp geliştikçe, ölüm sebeplerinin çeşitlendiğini görüyoruz yalnızca. Teşhis biçimleri artıyor, tedavi imkanları yerinde sayıyor; hiç! Ölümün bir tedavisi yok, evet. Ölümler ancak belli bir zamana denk geldiğinde anlamlı oluyor. Ölüm bir mücadelenin parçası olduğunda manaya dahil ediliyor. Oyunda bir merhaleye dönüşüyor. Ölenler için değil gene; ölenler için aslında bitiyor oyun da, mücadele de. Ölüp gidenler, ölüp gittikleriyle kalıyorlar. Kimse onları artık gerçekten algılayamaz hale geliyor. En güzeli de bu değil mi; artık konuşamasın insanlar ki, onlarla ilgili nihaî hükümler verebilelim. Değişmesinler…
Şimdi çokça duyduğumuz ölümler de böyledir. Eski Avrupa’da vebadan ölenlerin umursanmadığı zamanlar geride kalmıştır. Şimdi ölümler önemli bir istatistiğin parçalarıdır. Misal şöyle diyecektir bir TV yorumcusu: “1984′ten bu yana efendim, şu kadar insanımız öldü.” Evet, o istatistik içinde anlamlıdır ölümler. Cenaze törenlerinde, kelimenin içini doldura doldura törensellik icra edilir. O törenselliğin de bir parçasıdır “ölü”. Bir başkasını öldürmek için teknolojiyi bu kadar keskin kullanmak da insana düşen bir “yaşama biçimi”dir olsa olsa. Taşla öldürmeye başlar insan, keskin taşlarla ve bıçakla, mızrakla ve kılıçla, gürzle ve ağır toplarla, ateşli tüfekler ve otomatik silahlarla, makineli ağır silahlar ve roketatarlarla, el bombaları ve füzelerle, uçaksavarlarla ve nükleer bombalarla… Hiç durmamacasına.
Bazı kavimlerin kaderinde hep ölmek vardır. Yaşadıkları coğrafyanın kan kokan topraklarında, adeta ölüm bir hayat alışkanlığı olmuştur. Bir hayat planının orta yerinde öylece, kapkara bir leke gibi duruyordur. Nasılsa öleceğini bilerek, hem de bu ölümün aniden gelip üstüne yapışacağını düşünerek, hep bir gözüyle ölüme bakarak yaşar. Mesela Filistin’de yaşanan “gündelik hayat” buna çok benzer. Gazze Blues isimli kitapta, birisi İsrailli diğeri Filistinli iki kıvrak zekalı yazarın öykülerine sinmiş “ölüm” berrak bir su gibi akıp gider kelimelerin arasından. Ansızın bir ölümün “kader” oluşu, sadece tevekkül getirmez, yaşama biçimini değiştirir. Patlayan bombalar, delik deşik olmuş binalar, harabeye dönmüş şehir manzarası, “kurtuluş” türküleri söyleyen yığınlar… Değişmeyen, dönüşmeyen ve böylece kurtuluşa hep mesafeli kalan bir hayat.
Bazı coğrafyalarda ölümler sıradandır. Büyülenmiş gibi ölüme gider insanlar. Çölde susuz kalmış gibi kan akıtırlar. Tek çare ölmek ve öldürmektir. Gücü yettiğince, gücü yetmeyenleri vurmaktır. Silahla, bıçakla… Artık bir de sözle, anlaşmayla, köşe yazılarıyla, kitaplarla… Ölüm bazı coğrafyalarda inceldikçe incelir, görünmez olur. En önemli istatistik değerleri de buralarda işlenir. Ölümler birer bilgidir. O bilgiler, kütüphaneleri doldurur, gazete sayfalarını, manşetlerini, köşe yazarlarının içtenlikli analizlerini, yorumlarını. Ölüme ağlayanlar, aslında ölümü anlamayanlardır. Ölümler, kendi başlarına da bir şeyler anlatırlar ve ağladıkça aslında sağır olmak kaçınılmazdır. Ve öldürenin en büyük kaçamağı o sağır anlarda yaşanır. Ölümle kör ve sağır ettiği insanların arasında yaşamaya devam eder öldüren. Katil, içimizde bir yerlerde ağıt yakan vicdanımızın da içine saklansa, onu duymak, görmek ya da hissetmek artık imkansızdır.
Ölümleri artık anlamsızlaştıracak kadar “parça-bütün” ilişkisi içinde tanımlayanları susturun. O aşırı-anlamlılık halini matah bir şey sanan ‘vicdan’ üretim merkezlerinin seslerini de yok sayın. Ölenleri, “bizim” ve “onların” diye ayıklamayı da boşverin. Politik nedenleri, bireysel hırsları ve başkalarını çarpıştırarak ölümler üzerinden istatistiksel oyunlar oynayanları geçin. Bir nehirde boğulup ölen, kazara çıkan bir yangında yanıp kül olan, tren yoluna atlayıp intihar eden bir yakınınıza davrandığınız gibi davranın ölümlere. O zaman tam manasıyla anlaşılır olacaktır o “kara leke”. Ve coğrafya ancak böyle vazgeçecektir kaderinden. Çünkü insanlar birbirlerini binyıllardır öldürüyor… Ölenlerin “ses”lerini duyun!
bugün 0, toplam 18 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- çölde herkes ölür
- dünya üzerinde yaşayan her canlı tek başına ölecek
- dünya üzerinde yaşayan her canlı tek başına ölür
- Leyl-i zahire cenap şehabettin
- ölüm anlami













Ölüm dedinizde Canan Tan ‘Cenazeler,riyakârlığın,ikiyüzlülüğün kol gezdiği yerlerdir.’ diyor Söylenmemiş Şarkılar adlı kıtabının Veda adlı hikâyesinde.Tam Tan’ın bu satırlarını okuduktan sonra “Ölenlerin ses’lerini duyun!’ tuz biber oldu açıkcası yarama…
Ölüm hakkında konuşanların onu hiç tatmamış olanlar olması ilginç değil mi sizce de?
o halde ölüm hakkında en doğru sözü Beşir Fuad mı söylemiştir? sanmam. ölüm hakkında konuşmak değil mesele…
40 güzel di mi.
güzel galiba. ama ben 15′imde öleceğimi düşünürdüm hep. üzerinden 8 sene geçti. 40′ın üzerinden de geçerse yıllar, ölmeyi unuturum diye korkuyorum.
Filozof güzel demiş; ”Ölüm varsa biz yokuz, biz varsak ölüm yok, korkmaya konuşmaya ne gerek var?” diye.
Zaten hep ölümü unutmak değil mi yaptığımız, uykudan kaçmak da ölüm korkusundan, hayata bağlılıktan ötürü olsa gerek…
Konuya değişik bir bakış açısı için
bkz. http://www.sakinkafa.com/alti-cizili-satirlar-2-dussel-varliklar-kitabi/
(Sanki siteye bir sözlük havası kazandırmaya çalıştım ve kendime güldüm)
Necip Fazıl’ın muhteşem dizelerini de eklemek lazım konuya;
Hep ayrılık; isteğe erince istek ölür
Bir anda ölseler de insanlar tek tek ölür…
Daha da ilginci Donnie Darko isimli filmde 100 yaşını aşmış Gidici Nine’nin Donnie nin kendisiyle dalga geçmesinin ardından kulağına “Dünya üzerinde yaşayan her canlı tek başına ölür.” diye fısıldamasıdır.
donnie darko hakkaten hoş oldu şimdi… evet, her canlı yalnız ve sessiz ölür.