Oya Baydar, gençlik yılları ülkemizin hararetli dönemlerine denk gelen hemen herkes gibi oldukça hareketli geçen bir aydın. Hatta akademisyen kimliği ile verdiği mücadelelerde (sırf ideolojik nedenlerle tezinin kabul edilmemesi, öğrencilerin eylemleri, istifası vs) bir nevi gençlik önderi olmuş biri. (80’lerde arkasına takılan tanıdıklarımdan biliyorum) 12 Eylül darbesinden sonra yurt dışında yaşamaya zorlananlardan, kendisi.
Uzun süre sadece roman ve öykü yazdı. Çok kısa da olsa Taraf’ta köşe sahibi oldu ama yayın yönetmeni ile yaşadığı bir anlaşmazlık sonucu tekrar “kendi” köşesine çekildi.
Roman okumayı sevenlerdenseniz ve romandan anladığınız şey sadece “olay” değilse Oya Baydar’ın aşağıda paylaşacağım kitaplarını okumak yararlı olabilir.
* * *
Kayıp Söz
Almancaya çevrildikten sonra gazetelerin kitap eklerindeki Alman eleştirmenlere ait “Günümüz Türkiye`sini anlamak için bir başyapıt”, “Orhan Pamuk`un açtığı yolun taşlarını Oya Baydar döşüyor” gibi ifadeler beni Oya Baydar’a uyandırmıştı. Okuduğumda, gerçekten de kaldırım taşlarının örgüsü gibi örülen, iç içe öykülerle giriftleşen kurgu çarpmıştı beni.
Ve tabi (ifade olarak çok da kullanmak istemediğim) “öteki” nin yaklaşımını yarı lirik, yarı epik, sıkça pastoral ve çokça dramatik bir dille aktarması, yaşadığımız günlerin ana gündem maddesi olan “açılım” konusunda kalem oynatan ya da icraatta bulunanların mutlaka okuması gereken bir başucu kitabı olması gerektiğini düşündürdü bana. Ülkenin doğu ve güneydoğusunun (kökü yüz yıl öncesine dayanan ama son otuz yıldır bir yumağa dönüşen) içinden geçtiği sürecin anlaşılması ve sadece fikir sahibi olmak için bile her yazılanın okunup her denilenin dinlenmesi gerektiğini düşündüğüm için, Kayıp Söz’ü, bu ülkenin başbakanı da muhalefet liderleri de genelkurmay başkanı da okumalıdır diyorum, kendi yarıçapımca. (Kayıp Söz, Can Yayınları)
* * *
Erguvan Kapısı
Kitabın arka kapağında yorumu bulunan bir yazarın da ifade ettiği gibi gerçekten de Türk Edebiyatı “muhkem” bir roman kazanmıştır, Erguvan Kapısı ile. Buradaki kurgu İnnaritu filmlerini anımsatır. Bir olayı öykünün kahramanları açısından birkaç kez yaşar, tuhaf bir deja vu etkisiyle coşarsınız. İçerik de (90’ların başındaki adı her ne hikmet ile ise “hayata dönüş” olan cezaevi operasyonları ve buna paralel insan öyküleri anlatılır) güçlüdür, ancak beni en çok anlatım çarpmıştır. Kahramanlarından birinin aradığı Bizans kapısı ile ilgili öykü, yer yer Da Vinci Şifresi tadı da bırakır zihninizde. Cüsselice olan bu kitapta toplumumuzu oluşturan bütün katmanlardan kahramanların paylaştığı bir öykü aktarılır, sinemavari bir dille. (Erguvan Kapısı, Can Yayınları)
* * *
Çöplüğün Generali
Neredeyse altı ay bekledikten sonra, raflara çıktığı ilk gün alıp okuduğum kitap. Oya Baydar’ın bugün itibariyle basılmış son kitabı. Kayıp Söz ve Erguvan Kapısı’ndaki büyülenmelerden sonra içimde belli belirsiz bir “hımmm” duygusu oluşturdu aslında. Alev Alatlı’nın Schrödinger’in Kedisi serisinde yaptığını yaptı Çöplüğün Generali’nde, yazar. Yine kurgusal açıdan farklı bir deneme yapıp takriben yüz yıl sonrasından bu güne baktı. Ama ne yer belli eserde, ne zaman, ne kişiler (bir kişinin bile ismi yok kitapta, hep sıfatlar kullanılmış.) Tariften Range Rower olduğunu anladığımız bir jeep eleştirisi var, belirli olan. Gelecekte yaşıyoruz kitapta ama her şey geçmişe (bugüne) dair. Bazı geçişlerde zamansallık sorunu yaşasak da bu “jet lag” duruluyor ilerleyen sayfalarda. Mehmet Ali Birand, genelkurmay başkanına “Her yerden silah fışkırıyor.” deyince “fırçayı” yedi ya hani, kitapta tam da bu olay konu ediliyor; her yerden fışkıran silahlar. Mantar gibi yayılan, parkta, bahçede, çöplükte, arsada, tarlada her yerde karşımıza çıkan silah ve mühimmat. Bir gün patlarsa… (Çöplüğün Generali, Can Yayınları)
* * *
Baydar’ın sosyal bilimci oluşu, yaşadıkları ve gazeteci-yazar kimliği, birçoğumuzun “ya bu ülkede bir şeyler dönüyor ama ne?” diyerek yeni yeni uyandığı bazı “şey” lerin uzun zamandır farkında olmasını sağlamış haliyle. Dolayısıyla güçlü kaleminin etkisini de yanına alarak yazdığı kitaplarını toplumsal hayatımızdaki evrilmelere çevrilmiş birer projektör olarak da değerlendirebiliriz.
Tasnif etmek gerekirse anlattığı hikayelerden yola çıkarak “Sanat, toplum içindir”, kullandığı dilin akışkanlığı ve kurgusal denemeleri açısından da “Sanat, sanat içindir” ekolünden olduğunu ve aslında bir “sentez” gerçekleştirdiğini söyleyebiliriz.
Lise ve üniversite yıllarımda Peyami Safa kitaplarını bitirirken “Adam ölmüş, yeni kitap yazamaz. Bu kitaplar bitince ben ne okuyacağım?” endişesinin içten içe beni kemirdiğini hatırlıyorum. Oya Baydar’a başladıktan sonra mutlu hissettim ve “Allah uzun ömür ve yazacak güç versin” dedim kendi kendime.
Açık söylemeli, yeni bir kıble bulmuş gibi oldum.
bugün 0, toplam 21 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- oya baydar













aslında Oya Baydar, 1970′lerin “toplumsal gerçekçi sanat” anlayışının bir uzantısı. yani siyasi roman geleneğinin bir parçası. vedat türkali, yaşar kemal ve fakir bayburt gibi yazarların izinden izlenebilir.
“toplumsal gerçekçi” deyince, yılmaz erdoğan ın ankara şiirine dokunmalı (ki müthiştir)
“…
bir daha asla yaşayamayacağı
aşkları teğet geçerken
hep onu sevmeyenleri severek
hep onu sevenin gözlerinden
kalabalıklara kaçarak
karışarak TOPLUMCU GERÇEKÇİ YALNIZLIKLARA,
…”