sakinkafaatari oyunları

  1. Yaza dair ufak notlar…

    music-notes_3o7y1. Malt diye bir grup var. Onun “Yeniden” isimli şarkısı sardı bu aralar. Şiddetle tavsiye ederim. Dileyene mp3′ünü de yollayabilirim gmail’den. “Kendime benim gibi bir ahmak lazım…” kısmı özellikle sıklıkla tekrarlanası.

    2. Referanduma kadar, tartışmalar öyle böyle dönüp dolaşacak. Naçizane tavsiyem gazetelere ya da televizyonlara inanmayın! Anayasa değişiklik paketinin ayrıntılı maddeleri var. Neler öngörüldüğü de var. Açıp okuyun derim. Çok da uzun değil zaten. Bu konuda da asistanlık yapabilirim dileyene, bir mail uzağınızdayım.


  2. Don’t Stop the Music!

    Don’t Stop the Music
    Rihanna’nın meşhur şarkısının ismi ile başlamış olsam da yazıya, şimdiden söyleyeyim, yazının konusu Rihanna değil, bahsedilen şarkı da değil, konu başlığın ta kendisi!

    Geçen yıla kadar müzik bilgim gerçekten sınırlıydı. Öyle ki, yabancı müzik anlamında neredeyse hiçbir şey dinlemiyordum. Geçen yılsa, farklı sebeplerden ötürü arkadaşlarımın müzik arşivlerini incelemeye ve önyargılarımı biraz olsun esnetmeye karar verdim. Yeni müzik türleri, farklı tarz sanatçılarla karşılaştıkça, insanların birbiriden çok çok farklı duygularını bu yolla dile getirdiklerini fark ettim. Ben de bir ara, bu işe merak salmış, lise hazırlık yılında gitar kursuna gitmeye karar vermiştim. Ama müzik kulağımın kötü olması ve bu sebeple benim gitarla olan ilişkimden ortaya müzik çıkması süreci çok yavaş ilerlediğinden, vazgeçtim, bıraktım uğraşmayı. Şimdiyse, sadece dinleyerek de, o anki duygularıma uygun müzikler bulabileceğimi öğrendim…


  3. Güney Afrika, Mandela, Iniesta…

    article-1278885909810-0A682B6C000005DC-8506_636x395Dünya Kupası’nın Güney Afrika’da yapılması, bazıları için oldukça anlamlıydı. Nelson Mandela’nın başlattığı “barışçı” hareket 1990′da başarıya ulaşmış, “apartheid” denilen “iç savaş” sona ermiş ve Güney Afrika’daki beyaz ırkla, siyah ırk arasında bir anlaşma sağlanmıştı. Şimdi, ondan 20 sene sonra, ülke bütün dünyanın odağı haline gelebiliyordu. Tek bir terör tehdidi olmadan hem de, birçok şehirde maçlar oynandı. Evet, Nelson Mandela pek çokları için (itiraf etmeliyim yakın zamana kadar benim için de) barışın ve aktivizmin sembolü olsa da, 1990 öncesi Mandela, silahlı bir direniş örgütünün lideriydi ve hapiste olduğu sürede bu direniş devam etti. Aslında bu yazıyı yazmaya başladığımda aklımda Andres Iniesta’yla ilgili bir şeyler vardı… Peki öyleyse Mandela’nın hikayesi neden ilgimi çekti dersiniz?


  4. Biz karamsarlar… (ya da kaybedenler)

    and_my_shadow_b1Her biri ortalama 2 saatten, yüzlerce romantik film izlemiştir bizim nesil. Mesela sayıyı 100′e sabitlersek, 200 saat eder. Kaba bir hesapla, ömrümüzün 8 günü sadece ama sadece o romantik filmleri izleyerek geçmiş. Henüz yaşı 20′lerin başında olanlar için, ciddi bir rakam bu. Buna okuduğumuz o aşk romanlarını, hikayeleri, şiirleri, televizyon dizilerini, şarkıları, dinlediğimiz mutlu birliktelikleri, kulaktan dolma bildiğimiz efsaneleri de katarsak, çok ciddi bir süreye ulaşıyoruz. Karşımızda çok ciddi bir “aşk literatürü” var. Buna rağmen, pek çoğumuz hiç de o filmlerdeki ya da kitaplardaki “kusursuz aşk” denen şeyi yaşamamışızdır. Bunun sorumlusu kim peki: Biz mi, aşk literatürü mü?


  5. Gemilerde Talim Var*

    1-Tersane-i-Amire

    Daha önce hiç tersane gezdiniz mi bilmiyorum ama Unkapanı-Taksim güzergahında Haliç’i geçtikten sonra yanından belki on yüz bin defa geçtiğimiz ve  “acaba içeride ne var” diye belki hiç merak etmediğimiz tersanede 1 aydır süren bir etkinlik varmış ve İstanbul’un fethinden hemen sonra inşa edilen bu tersane, ilk kez kapılarını halka açmış. Bizim dün gezme fırsatı bulduğumuz (gitmek için ikna edilmem gerektiyse de, çok memnun kalarak çıktığımız) Türkiye’nin bu en büyük açık hava sergisi hakkında siz kıymetli okurlarımızı da haberdar etmek isteriz. Ve fakat şunu hemen hatırlatalım: tersane Pazar saat 17.0’ye kadar gezilebilecek, yani yarın son gün.


  6. İdo Kabataş İskelesi

    idoDün tepem attı bunu paylaşmak istiyorum sadece.

    İdo’nun Kabataş iskelesinde sadece 1 tane akbil dolum cihazı var. Onda da kuyruk. Jeton aletleri para kabul etmiyor, gişeden jeton satılmıyor. Akbil cihazı kuyruğundayken deniz otobüsü kaçtı. Hangi akıllı 5-6 yere sefer düzenleyen bir iskeleye sadece 1 tane akbil dolum cihazı koymayı akıl etmiş.

    Ayrıca akbillerini dolduran vatandaşlara da sözüm var. Hiçbirisi boş akbillerini doldurmuyor, bir tanesinde 16 lira vardı. Benim önümümü buldun akbilini ihtiyaten önden dolduracak.

    Umarım bu yazım İDO’nun kurumsal imajına bir nebze zarar verebilir.

    Arkadaşlar siz siz olun benim önümde akbil doldurmayın.


  7. Sevgili okur, iki gün önce güzel ülkemize Antalya Havaalanı’ndan giriş yaptım. Ben hoşbuldum ama bilmiyorum diğer turistler de hoş buldu mu. Bavullarımızı almak için beklediğimiz yerde, herkesin okuyabileceği şekilde bir uyarı asmışlar. 2863 sayılı kültür ve tabiat varlıklarını koruma kanununa göre, yurtdışına kültür ve tarihi eserlerin çıkarılması yasaktır ve cezaya tabidir. Bilimum türkçe, ingilizce, rusça, almanca dillerinde yazmışlar. Ülkeye giriş yapar yapmaz bunu gören turist ne düşünür acaba merak ediyorum. Zaten kültür mirası çalmak amacıyla gelen birisini böyle bir uyarıyla durduramazsın, onun haricinde gelenlere de hemen girişte hırsız muamelesi yapılması çok acı…


  8. 2 Temmuz Kuruçeşme, Teoman Konseri

    Kuruçeşme Arena’da 2 Temmuz akşamı Saat 21:00′da başlayan ve 00:00′da son bulan Teoman konserindeydim Sayın Okuyucu.
    Biraz Teoman hakkında bilgi verdikten sonra konser gecesini anlatacağım:

    Asıl adı Teoman Yakupoğlu olan sanatçımız 1967 İstanbul doğumlu. Liseyi Kültür Koleji’nde bitirdikten sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde sosyoloji okumuş. Daha sonra İstanbul Üniversitesi kadın araştırmaları bölümünde mastır yaparken ilk albümü “teoman” 1996 yılında yayınlandı. Ardından sırasıyla; “O”, “17″, “gönülçelen”, “teoman 2003 -kırmızı albüm-”, “en güzel hikayem”, “renkli rüyalar oteli”, “insanlık halleri” albümlerininin yanısıra, remiks albümleri de yayınladı.

    Teoman da kendisini- depresif olarak tanımlıyor. Manik durumundayken daha mutlu olduğunu ve pek şarkı sözü yazamadığını söylüyor. Ona, depresyonlar daha çok yarıyormuş. Bu konudaki sloganı şu “Herkesin biraz depresyona ihtiyacı vardır.”


  9. MichaelJackson1Michael abiyi anma babında türlü türlü Moonwalk ‘lar
    Haydi durma linke tıkla >> Eternal moonwalk

    Not: Olmadı böyle, çok yalnızız be M.J.


  10. iwata_Shadow_Man_left

    GÖLGE ETME BAŞKA İHSAN İSTEMEM

    Şahsiyetli toplum şahsiyetini elde etmiş fertlerden oluşur. Tek dayanağı olan zincirini kopardıktan sonra kaç insan dimdik ayakta kalabilir şu silüet toplumda? Fertlerin “şahsiyet” sahibi olmasını istemeyen o kadar çok düzen ve düzenek var ki; bu düzen ve düzenekler içerisinde resmi otorite belki en son sırada yer almaktadır. Yunan, Mısır, Hind, Roma gibi antik putperest medeniyetler nasıl köleler’in sırtında yükselmişse, çağdaş dünya medeniyeti de gölgeler üzerinde yükselmektedir. Kölelerden söz edilen yerde tabiatıyla “efendiler” de vardır, gölgelerden söz edilen yerde ise “gölgeci”ler…


  11. Abdurrahim Karakoç

    Mihriban’ı bu ülkede yaşayıpta kim sevmez ki? En sevmiyorum diyenimiz bile doğduğundan bugüne en az bir kere dinlemiştir. Sözler insanı alır, götürür. Lambada titreyen alevin nasıl üşüyebildiğini düşündükçe insan daha da bir derine dalar… Herkes de bilir ki bu güzide eser Musa Eroğlu’nundur. Herkes ona teşekkür eder… Acı verici, belki de ironik olan şey ise Mihriban’da sadece müzik Musa Eroğlu’na aittir. Sözler Abdurrahim Karakoç’undur. Düşünenlerin aklın ve aşkın yolu bir dedikleri bu olsa gerektir çünkü Musa Eroğlu ve Abdurrahim Karakoç birbirine iki zıt taraftırlar. Daha da ironiği Mihriban şiirinin devamı olan “Unutursun Mihriban” ı ise Zekeriya Bozdağ tarafından bestelenip Selda Bağcan tarafından popüler hale getirilmesidir.


  12. Abartınca oluyor mu?

    reading_dinosaurBazı köşe yazarları uyarıyor: “Bu durum karşısında kahrolmalıyız!” Durumun ne olduğunun şimdi ve bu yazı boyunca bir önemi yok, bu biline. Yahut bir başka TV figürü, “Dün gece tarihî bir andı, sevgili izleyiciler. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.” diyor. O “an” nedir, ne değildir, o da mühim değil. Böylesi büyük cümleler kurmayalı, kurduğum zaman da mide ağrısı yaşayalı, kendimden utanalı uzun zaman oldu. “Hayatımda aldığım en önemli karar…” diyordum mesela eskiden. “Senden daha fazla sevemem kimseyi…” demişimdir. “Sen benim en iyi dostumsun, hep de öyle kalacaksın!” derken yüreğim sızlamamıştır. Oysa o kadar hızla değişen bir dünyada yaşıyoruz ki; bazı şeylerin sabit kalabilmesinin, değişimlerin ve dönüşümlerin bu kadar belirgin bir şekilde ortaya çıkmasının imkânı yok. Gene de konuşuyoruz, peki neden?


  13. Top 5 – İçimizi Isıtan Şarkılar ;)

    warm-songs

    1. “Bulla Ki Jaana Maen Kaun” – Rabbi Shergill

    2. “Kara Degil mi” – Grup Badem

    3. “Já sei namorar” – Tribalistas

    4. “Ever Fall in Love” – Nouvelle Vague (Band)

    5. “Summer Nights” – John Travolta and Olivia Newton John

    Bullaki Jaana yı bana kazandırdığın için teşekkürler Sn. Yeminli Murakıp…. Yok yok… sayenizde efendim…

    alıntıdır…

    Emeğe Saygı + Rep

    Hınzır ve kocaman bir ;=)


  14. 4055441462_32c9a345ce_b

    Sanat abartmaktır.  İnanın, her biri biraz karikatürdür; burnu hafif kemerli olan birinin yüzünün ortasına kaf dağı kondurulması gibi.

    Şiir, sevinci de kederi de –ama niyeyse en çok kederi-  katmerleştirmek. Tarkovsky de biliyor ki, romantizm için “gerçeği, olduğundan daha büyük bir hal içinde algılama biçimidir” diyor.

    Bazen bile-isteye kanar insan, gerçek olmadığını bildiği bir yalana. “Ömrünün bundan sonrasına dair kuşgözü kadar bir ayrıntıyı dahi merak etmeyecek kadar mutlu” olduğunu sanabilir, yahut “kıyıları elinden alınmış”casına dibe vurmuş.


  15. Değerli Sakinkafalar;

    Yıllardır internet denen derya denizle haşır neşirim… Bir teknik destek personeli olarak işimin de gereği zaten. Dün tatil olmasına rağmen yine internetin başına geçip iki saatimi harcayınca kendi kendimi hesaba çektiğim, muhtemelen beynimin sağ lobunda gerçekleştiğini tahmin ettiğim elektriksel aktivasyon sırasında kendimi şöyle derken buldum: “Ne yapıyorum lan ben cumartesi cumartesi, gece gece” !!! Evet sakinkafa ahalisi, itiraf ediyorum ben bunu dedim… Kendime lan dedim, kendimi tahkir ve tezyif ettim. Kendimin savcısı oldum ve iddianameyi hazırladım, davamı açtım. Kendimin hakimi başkası olamayacağından yola çıkarak kürsüye çıktım, kuruldum ancak yine beynimdeki nöronların elektriksel aktiviteleri sonucu ne düşüneyim… Kendimin avukatı kim olacaktı!!! Ama cevabı hemen buldum. Çok şaşıracaksınız ama yine bendim o… Düşündüm, düşündüm… Yetmedi düşüncelerimi sağ lobumdan sol lobuma taşıdım…. Arada bir beynimin alt kısmında hemen sapın üzerinde bulunan amigdalama da danıştım… Sonunda karar verdim… Herkes ayağa kalksın, kararı açıklıyorum….


  16. Yıkıp gidene…

    Destroy_by_ColdSubjectGeçen gece komşumuzun çığlığı üzerine cama koştuk. Tek başına oturan komşu teyzemiz sokağın ucuna doğru yürümekte olan çocuğa bağırıyordu. Çünkü çocuk teyzenin avlusunu yıkmıştı. Sevgilisine bağırmış ve geçirmiş avluya. Teyze gibi yaşlı olan beton da yıkılmış kalmış. Çocuk da hiç umursamadan yoluna devam edip gözden kayboldu. Yıktı ve gitti.

    Bu sabah baktım, teyze yıkılan yeri yaptırmış. Yeni beton, avluyu oluşturan diğer parçaların yanında kocaman bir sırıtkanlıkla şımarıkça bana bakıyor. Ve ben yıkıp gidenleri düşünüyorum. Sinir küpü bir halde, çize çize, yaka yaka, söve söve, sağa sola çamur ata ata, kusa kusa, eze eze yıkıp gidenleri…

    Oysa ne güzel bir şarkı var. ‘Git’ diyor. Mademki gideceksin adam gibi git. “Günahıma girmeden, katilim olmadan git”. Ama maalesef öyle olmuyor. Çirkinlikler öyle çok ki içinde, dışına yansıtacak başka bir şeyi olmuyor. Bilmiyor, yaftalıyor, çirkef ve affedilmez bir hale bürünüyor. Saldırıyor baltasıyla. Ne kadar çok kan, o kadar