sakinkafaatari oyunları

  1. Türkçe Üzerine

    byebyeturkcealfayayinlariiTürkçe giderse, Türkiye gider! Yabancı dille eğitim ile Türkiye gider.
    Oktay Sinanoğlu

    Bu beyefendi ne dediğinin, statü sembolü sayılan yabancı dille eğitim veren kurumlarda eğitim almanın Türkiye’nin geleceğini etkileyeceğini söylediğinin farkında mı? Bu konu hakkında yazılmış kitabı olduğuna ve basan yayınevi bulunduğuna göre, farkında olma ihtimalini ve haklı olma ihtimalini ihtiyatlı davranıp elden bırakmamakta fayda var. Bu nedenle iki ihtimali de içine çok girmeden mahalle karıları kavgası tadında değerlendirelim.


  2. Psikologlar Justin Kruger ve David Dunning’in tarihe geçmelerine vesile olan teorileri özetle;
    “Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır” der.

    Metin çözme, araç kullanma, tenis oynama gibi çeşitli alanlarda yapılan araştırmaların sonucunda şu bulgulara ulaşılmıştır:

    •Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.
    •Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir.
    •Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.
    •Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.


  3. aa

    Bazen tümevarım hesabı, parçadan bütüne geçebiliyor insan, yahut çıraktan ustaya. Misal Ahmet Hamdi Tanpınar ile nasıl önce Nazan Bekiroğlu’nu tanıyıp kitaplarını hatmettikten sonra müşerref olduysam, Cahit Zarifoğlu’nu da Ömer Erdem’den sonra tanımış bulundum. Katılmayanlar olabilir lakin bana göre boynuzun kulağı geçmesi hadisesidir bu.

    Murat Çelik “seyyah”ı söylerken nasıl her dem yeniden yaşatıyorsa o ‘dönüş’ü dinleyenlerine, Ömer Erdem de “söyleyecek çok sözüm var” diyor eksiltili cümlelerinde söyle(ye)medikleri ile. Ve şiirlerine sinmiş bir “yarım”lık, belki hayatına da.

    Her şairin kendi kelimeleri var. Haydar Ergülen şiirlerindeki “avlu, gölge, heves” popülâsyonu ne ise, Ömer Erdem için “yarım”dır.

    “Ağaç bütün
    Işık bütün
    Meyve bütün
    Benim dünyam paramparça.”
     
    * * *

    Ve kaderi  yarım kalmak olabilir bazı yazıların. “Yarım”ların şairini anlatmaya cüret edilmişse.


  4. Zaman İle Yoldaş Olmak

    Kimi zaman geçmek bilmeyen, kimi zaman kendisini ifade ettiğini sandığımız birkaç rakama göre uzun fakat göz açıp kapama süresince geçen zamanın kudretinin yeterince farkında mıyız? Bu kudret kimi için bilinmezliğinde, kimi için sürprizlerinde, kimi için basitliğinde, kimi için onarıcı etkisinde, kimi için hoyratlığında, kimi için acımasızlığında, kimi için de bağışlayıcılığındadır. Fakat gerçek olan şudur ki koca bir boşluk yaşayan her şey için.


  5. hıncalÇocukluğumun kahramanı Hıncal Uluç’tur. Şaka falan değil. Eve her gün Sabah Gazetesi gelirdi ve gazete içinde neredeyse tam bir sayfa yazan bir tek Hıncal Ağabey vardı. Ben de pür-dikkat okurdum. Dost meclislerinde anlattığım ve anlatamadığım pek çok fıkra onun köşesinden girdi havsalama. Kadın-erkek ilişkileri üzerine, modern bir pencereden bakabilen ve bunu naif bir romantizmle bağlayabilen çok nadir insandan biridir Uluç. Ayşe Arman’la yakında yapılan röportajını okuyun, Arman’ın sözde devrimci fikirlerini alıp ayakları yere basan sözler eden gene Hıncal Ağabey’dir. Hakşinas bir tarafı da vardır. Bir şeyi gerçekten beğeniyorsa, onun kendi görüşüne uygun olup olmamasını önemsemez. Olduğu gibi yazar…


  6.  Bir devlet ihalesi :)

    1


  7. s_yesim_ustaoglu_2bFransız Kültür Merkezi’nde her üç ayda bir düzenlenen Türk sinemasından bir yönetmenin tüm filmlerinin gösterildiği etkinliği daha önce, siz sakin kafalara duyurmuştum. İlk açılışı Derviş Zaim’le yapan Fransız Kültür Merkezi’nin ikinci konuğu ise Yeşim Ustaoğlu. “Pandora’nın Kutusu” filmiyle tanıyacağınız yönetmenin üç filmini de bu vesileyle ücretsiz izleme imkanınız var. Ayrıca “Pandora’nın Kutusu”  filminden önce kendisinin bir söyleşisi var ki, kaçırmayın derim.

    Etkinlik programı ise şöyle;

    25 Şubat Perşembe
    17:00 – Pickpocket (1959, 76’ -yönetmenin seçmiş olduğu bu filmin dili fransızcadır, bilginize.)
    19:00 – Güneşe Yolculuk (1999, 104’)

    26 Şubat Cuma
    19:00 – Bulutları Beklerken (2004, 92’)

    27 Şubat Cumartesi
    18:00 – Yeşim Ustaoğlu ile söyleşi
    19:00 – Pandora’nın Kutusu (2008, 112’)

    İyi seyirler efendim…


  8. “Her şey eninde sonunda sessizdir” diyordu İlhami.

    bir günün kırılganlığından kalan
    ve tekrar tekrar kırılan
    müteellim bir insan sesinin başlattığı
    ağlamanın kırı
    sessizdir.


  9. Merry Valentine’s Day

    saint-valentine

    Sakin kafa sakinlerinin ‘bugün’ e ve dolayısıyla bu konuya ilgisiz/uzak durmalarını geçmişteki 14 Şubat’larda bu konunun yazıldığına mı yormalıyım acaba? Yoksa sitenin “ağır” sakinlerinin olası görüşleri olan “bu günün bir ehemmiyeti yok” görüşünün, sitenin diğer (blogcu, geyikçi) sakinlerine de  - bu arada sayın nohut, biz de kategorize edilmeye doğru ilerliyor muyuz?- sirayet etmiş olmasına mı?

    ** *

    Konu basında yaklaşık iki hafta önceden tırtıklanmaya başladı, biliyorsunuz. Olaya “Bir hristiyan kültürü” bakış açısıyla yaklaşanlar ile “Vahşi kapitalizmin, kalelerini güçlendirme çabası” bakış açısıyla yaklaşanlar ortak bir paydada buluşup güne de, kutlanmasında da mesafeli yaklaştılar haliyle. Karşı (ya da beri)  taraf ise “Ya bırakın işte, bir günümüz var. Onu da derin siyasal ve felsefik yaklaşımlarınıza kurban etmeyin” ciler. Bu ikinci grubun (dünyadaki yansımanın ne olduğunu bilmiyorum) ülkemizdeki dayanak kişileri enteresan. Sanki daha önce kimse bilmez – etmezmiş gibi bu günü, bir ihtiyara (affına sığınarak) neredeyse Saint Valentine’in kendisiymiş gibi muamelede bulunuyorlar. Bu kişiler “guru” sunu şaşırmış bir vaziyette, vaziyeti idare ediyor.


  10. Sanatın yaratım süreci

    -girl before the mirror-

    İlk olarak şuna açıklık getirmek gerekiyor; şiir sanatı “şiirsel söz söyleme sanatı” değildir. Modern dönemde şiir diyemeyeceğimiz ortalıkta dönen binlerce şiirsel söz, metin vs. sanat eseri olan şiirle kıyaslanamaz ve bunlar üzerinden şiirin varoluş süreciyle ilgili doğru bir yargıya varılamaz. Ve Yahya Kemal aynı zamanda poetikasında şunu da öne sürer: “Bizde kelimeleri şiir canlandırmış, nesir sadece kullanmıştır.” Çünkü şiir dile yeni imkanlar katar ve dili genişletir nitekim şimdiye kadar da öyle olmuştur.

    Soyutlama ise, şiirin yaratımında girilen bir metamorfoz sürecinden öte değildir. Sanatçı eserini ortaya koyarken sanatçının iç realitesi, dış realiteye ağır bastığından, yaratım sürecinde malzeme olan “nesne” sanatçının ellerine teslim olur ve sanatçı onu kendi doğal ortamından soyutlayıp farklı bir realite içine koyar.


  11. Isı ve Sıcaklık

    00016084Biz mühendisler, kimi zaman sosyal bilimcilerden (güya) iyi niyetli tavsiyeler dinleriz; hep sayısal olmaz, insanın roman da, köşe yazısı da okuması lazım, iletişiminin kuvvetli olması lazım vb  laflar. Böyle olmalıdır da. Fenle uğraşan bir insanın başka hiç bir konuda fikir sahibi olmaması her halde yine en çok bu konulara duyarlı fen bilimcileri üzer.

    Yalnız bir nokta var ki, herkesin gözünden kaçıyor.


  12. Klavye’yle kavga etmek

    klavye_1Malum devir değişti ve artık iletişim araçlarının en durağan görüneni yazı, anlık bir iletişimin enstrümanı hâline geldi. Mektup göndermekle geçecek vaktin, bekleyişe tebdil edilme (dönüştürülme) devri geçti. MSN dediğimiz, “Instant Message” (anında mesaj) teknolojisi var; elektronik posta var. Lâkin bazı huylar var ki hiç değişmiyor…


  13. LOU ANDREAS SALOME

    Lou Andreas Salomé deyince ilkin “Aziz Andreas gecesi” geliyor aklıma, hatırlayacağınız üzere Faust’ta Goethe’nin gönderme yaptığı gece. Faust’taki genç bir kızın, “Etrafıma bakıyorum, her yerde onu arıyorum. Bir tek bana görünmek bilmedi” derken bahsettiği bu gece, yani 29 Aralık gecesi, “halk inancına göre ya canlı olarak karşısına çıkacak ya da parlak kristal aynadan görünecek olan ilerdeki sevgiliyi haber verecek gece” olarak inanılır diyor dipnot. Bu küçük çağrışımdan sonra, dosya kabarık olsa da Salomé’ye “üç dev adamın” üçünün birden tam da bu gece görünmüş olabileceği tezini ortaya atmak istiyorum.  Feylozofumuz Nietzsche, şairimiz Rilke ve psikoloğumuz Freud Salome’ye aşık, bu üç dev adamdı zamanında.


  14. Rahatlama Araçları II

    Rahatlama araçlarını yazmaya başlayalı iki gün oldu; demem o ki ne kadar gün geçerse geçsin değişmeyen bir şeyi yaşadığımızı fark ettim. Her an her dakika; yüz yüze telefon denen illette ve bilcümle sanal alemde tekrarlanan bir açıktan bahsedeceğim. Buna bir handikap da diyebiliriz. Aslında bu rahatlama aracı en acıtıcı.

    En acıtısı işte görüşemeyeceğini bile bile istenmediğinden emin olduğunu bile bile “görüşelim yakıştırması”. Burada biraz duralım; tabi sahici olanları da tenzih edelim. Ne var ki onlar da “bugün görüşelim ya” deseler, yani bu lafızda ve yazıda aynen böyle geçse, ne yazık ki onlarda bile bazı engellerden dolayı yarına ertelenme riski artabiliyor. Haksız da olabilirim belki bu konuda o zaman bu iki örnek dışında kalan ihtimalleri hiç söz konusu etmeyelim bile! Ne de olsa


  15. Şimdiki gençler pek didaktik!

    p47f9e3070c8b14.45666111Değişik gazete ve dergilerde “genç yazar” keşfetmeye yönelik bazı girişimler yer alıyor. “Yazılarını gazete ve dergilere göndersene…” diyenlere sık rastladığım için hayatımda, bu girişimlerin bir alıcı-satıcı diyalektiği içinde ilerlediğini biliyorum. Çok eskiden Hıncal Uluç’a bir mail atmıştım. İnterneti ve mail iletişimini yeni keşfediyordum; ortaokul sıraları. Ertesi hafta benim mail’ime doğrudan değil ama dolaylı bir cevap vermişti köşesinde. Belki mail’imi okumadı bile, zaten yazacaktı. Ancak beklediğim heyecanı yaşayamadım. Zaten kısa süre sonra Haşmet Babaoğlu ile aramızda geçen tatsız mail’leşme, hoşuma giden bir romanın yazarına gönderdiğim mektuba aldığım harikulade cevabı bile gölgedi. Gazete ve yazarlara mektup/mail gönderme işine “küstüm!”


  16. Müşevveş Hanım

    Nomad_by_vulezvrkŞimdi en umursamaz hava hakim. Merdivenden inerken bile kokusunu alıyorsun. Dert yok ile var arasında sallanıyor. Sana hiç ait olmayan evlerin, dolapların, kıyafetlerin içinde aklın hep dağınık. Sen hep başka yerde başka şeyleri yaşarken “başka olmayan şey”i çok merak ediyorsun. Normal olarak adlandırılan yolu merak ediyorsun. Kirli çamaşırlarını poşetlerde biriktirip bir çamaşır makinesi ile buluşturma ihtimalini ayarlamayı seviyorsun belki de. Belki de tek umursadığın bu. Kirlilerin yıkanması. Bir de şu rutubet kokusu olmasa.

    Aklın hiç bu kadar donmadı, sen hiç bu kadar saf-salak olmadın. Sanki ilk defa hata yapıyorsun, ilk defa kırılıyorsun. Bir de senin gözyaşlarını bu kadar sevmese evren. Onu da mutlu etmek lazım tamam, ama artık kırışıkların oluşuyor görüyorsun. “Bu kadar yeter abicim” diye bağırarak sadece koşmak istiyorsun. Soğuk yanaklarını ala bulasın, dalağın şişsin ve sen