sakinkafaatari oyunları

  1. Viyana Filarmoni ve Riccardo Muti

    Konserden haberim olduğu an, hevesle en şatafatlı yerden biletimi almış; 23 Haziran’ın bir an önce gelmesini diliyordum. Hevesimin tek sebebi konser değildi elbet, uzun zamandır İstanbul’a gidememiş olmanın ve bunun yarattığı bir motivasyon da yok değildi.

    İşten birkaç saat önce izin alarak yola çıktım, malum trafik adlı sorunu göz ardı edemezsiniz. Trafik demişken, konuya girmeden edemeyeceğim. Şu üçüncü köprünün, coğrafyanın müsaade ettiği o kadar yer varken, abuk sabuk yerlerden -hangi amaçla yapılacak olduğunun bilincinde olsam da- geçirilmesi, sokaktaki en ‘’kalbi temiz’’ vatandaşın bile dikkatini çekecek gibi görünüyor.

    Her neyse, İstanbul’a kadar iki buçuk saat süren yol, İstanbul gişelerden Haliç Kongre ve Kültür Merkezine kadar iki saat kadar daha sürdü. Geç kalsam tam bir felaket olurdu, çünkü bu tip organizasyonlarda kapı bir kez kapandı mı, başbakan dahi


  2. Ölümün anlamı

    angel_of_death-2largeHerkes ölür. Kimi bir kurşunla, kimi yolda başına düşen bir taşla… Kimine araba çarpar. Kimi bir binanın tepesinden atar kendini. Bıçakla, jiletle ya da neşterle kesilir kiminin damarları. Bazısı suda boğulur yahut ateşte yanar. Kalp kriziyle de ölen olur, bağırsak düğümlenmesiyle de, apandisit patlamasıyla da… Tıp geliştikçe, ölüm sebeplerinin çeşitlendiğini görüyoruz yalnızca. Teşhis biçimleri artıyor, tedavi imkanları yerinde sayıyor; hiç! Ölümün bir tedavisi yok, evet. Ölümler ancak belli bir zamana denk geldiğinde anlamlı oluyor. Ölüm bir mücadelenin parçası olduğunda manaya dahil ediliyor. Oyunda bir merhaleye dönüşüyor. Ölenler için değil gene; ölenler için aslında bitiyor oyun da, mücadele de. Ölüp gidenler, ölüp gittikleriyle kalıyorlar. Kimse onları artık gerçekten algılayamaz hale geliyor. En güzeli de bu değil mi; artık konuşamasın insanlar ki, onlarla ilgili nihaî hükümler verebilelim. Değişmesinler…


  3. Ale Lolos!

    Çok sosyal günümdeyim bugün, konudan konuya atlayabilir; yahut dokuza basarak çıkış yapabilirsiniz. Beni okuduğun için iyi günler diliyorum bebeğim.

    -Alo?

    Allessandra Lolita Oswaldo… Yani ”Alo” kelimesinin açılımı. Bu hatun Graham Bell’in yavuklusu olmakla beraber, telefonun icadından sonra ilk telefon görüşmesi yapan hatundur. Graham amca ilk telefon hattını Allessandra Lolita Oswaldo’nun evine çeker. Hatun, Graham’ı her aradığında, Graham telefonu Allessandra Lolita Oswaldo diyerek açar. Tabi bunu sölemesi zor sürekli. Çüşünüz yani.


  4. vapur_

    Bir şehir bazen yalnız bir kişinin olabilir, itiraz etmesin kimseler :)

    Serdar: “Ayine Teyzemin İstanbulunda neden vapurlar suya batmaz biliyoor musun? Çünkü onların tekerleri yok ama permaaneleri var arkasında.”


  5. Eric_Clapton_1328_19597098 Ortaçağ Avrupa’sı nedense beni fazla heyecanlandırdı hep. Genelde pek sevilmez bu çağ.  Ortada kilise dışında hiç bir şey yok, hiçbir farklı görüş barındırılmamış denerek bakılır. Çünkü bu dönem, muhafazakarlığın en üst noktasıdır Avrupa tarihinde. Ancak, bir şeyi ne kadar yasaklarsanız ve bastırırsanız, onun dışavurumu da aklınıza gelmeyecek kadar olağanüstü olabiliyor. Bu baskıyı azaltmak adına insanlar bambaşka yollara başvuruyorlar ve onların dehalarına hayran kalabiliyorsunuz. Zaten, tabir yerindeyse şuan ki icatlarımızın çoğunun kökenleri bu dönemlere ait. Bu dönemin beni daha çok ilgilendiren yönü de mitoslar, mucizeler ve hurafeler. Bir de Arthur’dan müphem bu çağa taşınmış şövalyelik kurumu.

    Hatırlarsanız, şövalyelerle dolu bu ortaçağda çok eski bir gelenek vardı. Erkek, bir kadını uzaktan uzağa sever, sonra sevdiği kadına şarkı besteler, şiir yazar ve gün gelir kadın elini versin diye, geceleri camının altında serenat yapardı. Nazlı sevgilinin yüzünü bir kez görebilmek için, sabahlara kadar kalınırdı orada. Sevdiği kadın da onu isterdi, ama hep bir başkası girerdi araya, aile, düşmanlıklar vs. Bu serenat geleneği, bizim Türk sinemasına sevdiği kızın camına taş atmak, ıslık çalmak olarak geçti.


  6. Hollandalı Ne İstiyor?

    Geldiği zaman hepimiz çok sevinmiştik.

    Rijkaard’ın ülke futboluna çok faydası dokunacağını yazmıştık.

    Ancak şimdi şapkaları önümüze alıp düşünme zamanı!

    Rijkaard’ın kendi hocalarımızdan, Türk hocalarımızdan, öz değerlerimizden nesi fazla?


  7. Niye?

    Bugün Akyazı köyündeyim…

    Köylüler soruyor bana.

    Niye?

    Niye çocuklarımız iş bulamıyor?

    Niye ürünlerimiz tarlada çürüyor…


  8. Millau Viyadüğü

    1

     
    Fransa-İspanya arasını 40 km kısaltan ve Millau ile Güney Fransa’yı birbirine bağlayan Millau Viyadüğü, devasa yapılardaki sıradışı estetik tasarımları ile bildiğimiz ve bugün 75 yaşında olan Norman Foster tarafından tasarlanmış. Kendilerinin diğer muhteşem tasarımlarına şuradan göz atabileceğiniz Foster, 1990′da Sir ünvanını, 1999 yılında da mimarlığın Oskarı sayılan Pritzker ödülünü kazanmıştır.

    343 metre yüksekliği ile (Eyfel Kulesi’nden 23 metre yüksek) dünyanın, üzerinden taşıt geçen en yüksek köprüsü Millau Viyadüğünün inşaasına 2001 yılında başlanılmış ve  Fransa cumhurbaşkanı Jack Chirac tarafından  2004 yılında hizmete açılmış.
    Köprü sadece taşıt trafiğine açık bulunmakta,  yayalar kullanamıyor.

    Bu kadar yükseklikten arabayla süzülmek, bulutların arasından… Hayal etmesi bile acayip bişey.


  9. Gri misiniz yeşil mi?

    in_to_the_green_by_heiseNe dersiniz benim gibi düşünenleriniz olmalı aranızda… Ben çoğu zaman gökyüzünde uçmakta olan bir uçak gördüğümde hep düşünürüm aynı içlerindeki yaşanmışlıkları, kavgaları, aşkı, hüznü, mutluluğu, çığlıkları ayrılıklarıyla, şiddeti, yoksulluğuyla, doyumsuzluğu istanbuldaki üstüste, yanyana duran beton yığını yaşam mekanlarımızın akşamları dışarı farklı ışıklar süzülen pencerelerine baktığımda hissettiğim gibi, sabırla bunun üzerine kafa patlatıp düşündüğüm gibi… Bazen otobüslerde bakarım insanların yüzlerine ki ben benim yüzüme dikkatli bakılmasından hiç hoşlanan bir tip değilimdir o başka :) ama şu da bir gerçektir ki tüketim fanusumuzda kimse kimseyi takmamakta hepimiz kendi işimizi biran önce halledip kabuğuna çekilme derdindeyiz bu yüzdendir uzun yıllar süre gelen çalışmalar bir iş ev aş derdi… Konudan sapmıyorum yanlış anlamayın aslında herbiri bu zincirin halkaları. Normalde sıradan, dikkat çekmeyen, kendi halinde bir tipimdir ben çoğu insan gibi. Zaten eğer metropolde dikkat çekme gibi bir


  10. Gazze ve Araplar

    gazze

    31 Mayıs sabahından bu yana çok onun öncesinde ise sık sık duyduğumuz bir cümle var… Arap dünyasının sesi Gazze için neden çıkmıyor? Arapları savunmak Türklere mi düştü? Bu soruları ben de kendi kendime çokça soruyordum.  Kudüs meselesi dışında Filistin sorunu bir Arap sorunu olarak görülebilir ve bize ne denilebilirdi? Elalemin derdi bizi niye geriyordu? Bir meselede üçüncüye ne düşeceği apaçık ortadaydı…


  11. Badem

    Datça harika bir yer. Küçük bir sahil kasabası. Geçen senelerde fazla bir nüfusa sahip değildi ama marmaris-datça arasındaki bozuk yolun yenilenmesi üzerine kalabalıklaşmaya başladı ufaktan. Bu pek sevindirici bir gelişme değil orada yaşayanlar ve datça’ya tatile gitmeyi alışkanlık haline getirmiş biz gibi aileler için. Çünkü datça’ya datça yapan nezihliğin ta kendisi. İnsanlar sakin yaşamaya alışmışlar orda, tatil için gidenler de kafa dinlemeye giderler oraya. Diğer tatil yerleri gibi yüzlerce disko bar yoktur orada, bir elin parmağını geçmez eğlence mekanı sayısı.

    Taşkoparan rüzgarları meşhurdur datça’nın. Yarım ada olmasından kaynaklandığını söyler günümüz insanları. Ama efsanesi vardır taşkoparan rüzgarının, bilmezler. başka bir zamanda ayrıca anlatırım bu efsaneyi.


  12. Cahit Zarifoğlu – Rahmetle!!!

    cahit zarifoğlu

    “Ne çok acı var…”  diye başlayan bir günlüğe sahip, “Vietnam’ın dağları da güzeldir” diyerek başlayıp devamında bir askerin hissiyatını çok güzel anlatabilen… “Ya Roma yoksa!!!” diyerek Wagner’i ve klasik müziği başka türlü dinletip sevdirebilen, “ah şu yalnızlık… ne yana dönsen kemik gibi batar” mısralarının sahibi, “sana zorsa bırak yanayım/kolaysa affı esirgeme” mısralarıyla Yaradan’dan af dilemenin özetini veren,


  13. Budalalık üzerine…

    idiotİnsanın bazen gereğinden fazla ses çıkardığını düşünüyorum. Mesela basit bir sivrisinek ıssırığı yüzünden avazı çıktığı kadar bağırabiliyor. Eline terlik alıp oraya buraya yapıştırabiliyor. Öldürene kadar birkaç kez tekrarlanıyor bu. Yahut huzursuzlanıyor insan; elinden gelse dünya üzerindeki bütün sivrisinekleri öldürebilecek kıvama geliyor. Düşünmüyor hiç, yalnızca kendisine bakıyor o an. Kendi acıyan canının derdine düşüyor. Bencilliğin gözleri bağlayan böylesi bir his olduğunu hatırlamıyor bile. Sanki o minik sivrisinek, emdiği kanla birlikte varoluşunu derinden etkiliyor. Sonrasında kabaran derideki kaşıntı, bütün bir hayatın en sancılı safhasıymış gibi sanki…


  14. Sevişilinebilizite

    Bel üstü aşk altı tetik çekince zamana,
    ABCD ayrılıyor, durmuyor yan yana.
    Yine de körpe zihniyetin topraksız yüzünü taşı taş kolyende,
    Vursun ekvator rüzgarı son tel yaprak saçlarına,
    Kesilsin nefessiz soluğun,
    Boşalsın kuru dudaklarıma!
    Zor…


  15. Gökyüzüne Sövmeyeceksin…

    ”Gökyüzünden üstüne ne yağarsa yağsın,gökyüzüne sövmeyeceksin.”

    Elif Şafak’ın bir kitabının başında,kitabın ana karakteri yağmurun altında,ayağında topuklu ayakkabılar doktor randevusuna yetişmeye çalışırken söylemişti bu sözü. Ne o İstanbul’un sefil eden yağmuruna ne de etrafından arsızca  atılan  laflara aldırmaması o zaman bana o kadar vurdumduymaz gelmişti ki bu söz bir anda sokaktaki altın kuralım haline geldi.O zaman İstanbul’a yeni yerleştiğimden olacak, ”Gökyüzünden insanın üstüne en fazla ne yağar ki sövdürecek?” diye düşünmüştüm saflıkla. Sonraki birkaç sene boyunca hepsini tecrübe etme imkanım oldu.


  16. Şiir Şeysi

    Bir kaç kırık kadehin peşine düşen,

    İki soysuzun tetiğine bakar hürmeti.

    Yine de vazgeçmez hiç asosyal hürriyetinden.

    İnfaz kalemleri kırılırken ardı ardına meyhanede