Kendimi Sakinkafa’nın aşk böcüğüymüş gibi hissediyorum. Ya da burayı blog haline çevirmiş gibi hissettiğimden garip bir vicdani rahatsızlık duyuyorum.(Bunun için çok özür dilerim ama buraya yazdıkça ferahlıyorum) Onunla ilgili yeni birçok şey öğrendim. Ve bir planım var sayın okuyucu. Ama emin değilim gerçekleştirme konusunda.Arkadaşlarıma sordum ve nötr tepkiler aldım, hatta ‘ergen ergen davranma’ tepkisi içime çok işledi, çok üzüldüm. Her neyse planım şu, küçük ve çok sevimli bir deftere ona karşı hislerimi anlatan Kafka’nın sözlerini yazacağım. (Kafka yazmamın nedeni Kafka’nın ilk sevgilim olmasıdır.) Ve sonra defter bittiğinde çantasına atacağım ama adımı sanımı yazmayacağım tabi. Öyle de kalacak. Belki de Tipik Amelie Sendromu tarzında bir şey olabilir bu, bilemiyorum ama bunu yapsam da bir şey kaybetmem sanki. Bir de gitarist olduğu için pena alıp defterin arasına koymayı düşünüyorum.’Ne olur bana yardım edin’ diye bu yazıyı bitirmeyi çok isterdim fakat NOHUT REYİZ’in beni azarlamasından korkuyorum, bu tarz saçmalıklar yaptığım için.
Yazım çok gereksizdi, bunaltıcıydı bıdıbıdı bari Yavuz Çetin’i analım:
Yavuz Çetin- Sadece Senin Olmak İstedim
bugün 0, toplam 21 defa okundu...

Aşkı ‘vahiy gibi inecek kardeşim’ havalarında tanımlayan bendeniz, kendi adıma yanılmadığımı gördüm. İçim içime sığmıyor Sakinkafa. Neyse sayın okuyucu, bunları neden yazdığımı bile bilmiyorum. (o derece be abi) Kendimle konuşur gibiyimdir belki de şu an. Ya da gerçekten sizinle (seninle) konuşuyorumdur. Ne var ki bence bu harika bir duygu. Yani sizin bu yazdıklarımı okumanız. Ben şu an aklı bir karış havada gezen bir genç olarak bilgisayarın başına geçtim ve içimden ne gelirse (ki affınıza sığınarak hiç düşünmeden) yazıyorum. Ve bu yazdıklarımı siz orada okuyorsunuz. Belki de benim gibi heyecanlanırsınız, eğer gençliğinizi geride bırakmışsanız geriye dönüp gülümsersiniz o şapşal hallerinize…


Ramazan ayında gün, ikiye bölünür. Sahurdan iftara geçen süre, oruçtur. Gündüz gibi, aydınlıktır. Ve fakat bir o kadar da çetrefilli. Malum oruç, sadece yemekten içmekten kesilmek değil, bütün duyu organlarının dünyevî gıdalardan uzak tutulması meselesi. Çok güzel bir kokuyu uzun uzun, tadına vara vara içine çekmek de, orucu zedeler. Gözler, haramdan daha da uzakta tutulmalıdır. Hal böyle olunca, Ramazan ayının üzerinde daha çok düşünülmesi gereken kısmı -bence- iftarla sahur arasıdır. Bir nevi gece…
Sahur, belki de Müslüman olmayanın anlaması en zor şeylerden birisi. İmsaktan önce kalkıp, bir şeyler atıştırmak, belki gece namazı kılmak, ailecek, arkadaşlarla ya da tek başına, oturup gecenin sona erdiği, ilk şafağın attığı o vakte dek beklemek. Geceyi giderken uğurlamak gibi bir şey. İnsan o vakitte neden kalkıp da yemek yeyip, su içer ki? 


Seviyorum böyle birden fazla anlama gelen tabirleri. Hem söyleyenin zekasını gösteriyor, hem de dinleyenin zihnine jimnastik yaptırıyor. Bu arada fark ettim de, “beyin jimnastiği” çok materyalistçe (halbuki ben romantik bir idealistim, öhöm öhöm) bir kelimeymiş. Her neyse, işbu satırlar oruçlu bir bünyeden çıktığı için duygusalım biraz. Öyle ki, az önce eve doğru çıkarken, “Amma acıkmışım yahu” dedim kendi kendime. Şimdi de evde iftar vaktini beklerken, aklımda dönüp duran bu yazıyı tamamlayayım dedim. Ne diyordum? Şehr-i Ramazan… Çift anlamlı bir tabir işte. Bir yandan zamana, bir yandan mekana işaretli. “Şehr” kökü Arapça’da “ay” manasına gelirken, aynı zamanda “şehir” anlamına da gelebiliyor. Bu durumda, İstanbul’da yaşayan bendeniz gibi gezebiliyorsanız etrafı biraz, Ramazan’ın hem bir ay, hem de bir ay boyunca değişen bir “şehir” olduğunu farkedebilirsiniz. 
“Eşitlik” kelimesi Fransız Devrimi’nin popüler kıldığı fakat çok öncesinde tartışılan bir kavram. İngilizlerin meşhur Magna Carta anlaşmasına (1215) kadar gidilebilir. Kavram, her ne kadar özneler (şahıslar) arasındaki bir eşitliği konu edinse de, aslında bir bakıma nesnel (şartlar) bir eşitliği de eleverir. Yani aslında, “eşit rekabet” kavramından bahsedeceksek, bir bakıma şartların ve o şartlar içerisinde rekabet edenlerin eş-zamanlı eşitliğine inanmamız gerekir. Peki futbol gibi rekabete dayalı bir sporda, bu “eşitlik” ne kadar uygulanabilirdir? “Şike” bu çerçevede nereye oturur? 
Bazı kalıp cümleler, deyişler, sözler vardır; sizde çok şeyi çağrıştırır. “Fe eyne tezhebûn” böyledir benim için. Tekvir Suresi’nin 26. ayetidir. Rab, kullarına “Nereye gidiyorsunuz?” diye sormaktadır. Manasının derûniliğine girmek beni aşar, lakin boy verdiğim yer şurası: Kullarına her şeyi “apaçık” bir kitapla bildiren Yaratıcı, -hal böyleyken- “nereye gidiyorsunuz?” diyerek, insanın başındaki belayı/imtihanı çok güzel tasvir ediyor. Yani; “siz istediğiniz yere gitmekte özgürsünüz, ama nereye gidiyorsunuz?” Biliyor musunuz? 











