Kuantum’u, klasik fizikten ayıran en önemli özelliklerinden birisi de quantization kavramıdır efendim. Türkçesi ile söylesem bilmem yeterince açıklayıcı olur mu, seslisözlük’e göre kuvantumlama ya da niceleme diye geçiyor. Ya da en güzeli ben bildiğim gibi açıklayayım. Klasik dünyada isteyen parçacık istediği enerjiyi alabilir. Orta okul ya da lise yıllarınızdan hatırlayabileceğiniz bir örnek vereyim. Bir cismin kaç metre yükseklikte iken ne kadar potansiyel enerjisi olduğunu, eğer yere düşerse ne kadar kinetik enerjiye dönüşeceğini, bu bahsettiklerimizin ne manaya geldiğini bilmesek de hesaplardık. Bu örnekte cisminizin yüksekliğini değiştirerek, cm ya da mm ölçeğinde değişiklik yaparak cisminizin istediğiniz enerjiye sahip olmasını sağlayabilirsiniz.
Mesele yine elektronlara gelince değişiyor, eğer elektronları belli bir potansiyel enerji alanına sıkıştırmak isterseniz ve bu alanın boyutları elektronun dalga boyutu ile kıyaslanabilecek ölçüde ise elektronlarınız sadece belli başlı enerji değerlerine sahip olabiliyor. Buna energy discretization da deniyor. Resimde gördüğünüz şişelerin hepsinin içinde altın suyu var, ama gelin görün ki altın parçacıklarının boyutunu değiştirdiğinizden dolayı enerji spectraları da değişiyor ve renkleri de farklılaşıyor.
Peki bu discretization (ekşi’de okuduğum kadarı ile ayrıklaştırma imiş türkçesi) başka nerelerde karşımıza çıkabilir. Benim okurken çok hayran olduğum “Zaman” adlı bir bölüm var Masumiyet Müzesi’nde. Kemal’in Füsun’ların evine 8 yıl içinde 409 hafta boyunca 1593 kere akşam yemeğine nasıl gittiğini anlatıyor. Aristo’nun şimdi dediği tek tek “anlar” ile bu anları birleştirme görevi yapan “zaman” çizgisi arasında yaptığı ayrım ile yola çıkıyor. Kemal yaptığı şeyin 8 yıl boyunca sevdiği kadının evine gitmek olarak değil de, sevdiği kadını 1593 kere görmek olduğu düşünülürse akıl dışı olmayacağını öne sürüyor. Tek tek görme durumu okurken bana bu enerjinin ayrıklaşması durumunu hatırlatmıştı. Bence romanın zirve yaptığı bölümlerden birisi bu “Zaman” bölümü. Yazarı hem çok takdir ettim, hem de çok kıskandığımı itiraf edeyim. Sanırsam da tek kıskanan ben değilimdir :)
Aristo’nun zaman anlayışı da ilginç, “şimdi” den bahsediyor ama bu şimdiden önce bir geçmişin ve sonra da bir geleceğin olması gerektiğini söylüyor, kimi zaman “şimdi” yi geçmişin, kimi zaman da geleceğin bir parçası olarak görüyor; kimi zaman da ikisinin de parçası olmayan sadece aradaki bir nokta olarak görüyor. Bu anlamda baktığında da “şimdi”yi “zaman”ın bir parçası olarak görmeyedebiliyor. Geleceğin gelmesi için “şimdi”nin geçmesi gerektiğini de ekliyor. Ben bunu biraz da izafiyet teorisine benzettim. Bizim zaman olarak algıladığımız şeyler genelde çevremizdeki cisimlerin hareketi ile anlaşılıyor (en azından bana öyle geliyor), bu cisimlerin hareketini de ışık ile algılayabiliyorsunuz. Eğer ışık hızından daha hızlı gidebilseydiniz, o cismin hareketini gözlemleyemeyecek böylelikle de “şimdi” dediğimiz zaman geçmemiş olacaktı. Böylelikle gelecekte gelmemiş olacaktı. Neyse canım çok uzattım herhalde, zaten kimse ışık hızını geçemedi şimdiye kadar, muhtemelen geçemeyek de.
Açıkcası bu son yazdıklarım hakkında çok bilgim yok, yanlış şeyler de yazmış olabilirim. Bilenler düzeltip, bilgilendirirlerse sevinirim. Hatta ayasophia’nın bu konularda bir araştırması var diye biliyorum, belki bizi aydınlatmak isteyebilir.
bugün 0, toplam 2 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- kuantum ve göz













ben o kitapta en çok “Bazan” isimli bölümü beğenmiştim. işimin “dil” ile ilgili olması ve “Bazen” diye kullandığımız o kelimenin kasıtlı bozulmasıyla oluşan yeni bir edebî alanın varlığı beni heyecanlandırmıştı.
fizikçi bakış açısı da buymuş demek ki :)
“Bazan” bölümü de çok harikaydı. Ben bazen yerine bazan yazmaya başladım ondan sonra :)
fizikçi demeyelim de işimin “fizik” ile alakalı olması diyelim, gerçek fizikçilere ayıp etmiş olmayalım :)