“Edebiyatla ilgili misin?” diye sorduğum her 10 insandan, yaklaşık olarak 4′ü “Evet” dedikten hemen sonra polisiye roman isimleri saymakta. Ayrıca, roman okuyamadığını belirten her 8 kişiden 3′ü de çoğu romanın “sürükleyici olmadığından” dem vurmakta. Edebiyat deyince, sadece romanlar gelmemeli akla tabi; öykü, şiir ve deneme gibi türler de var. Fakat bu durum, “Ben baya ilgiliyim edebiyatla, Dan Brown’ın ve Stephen King’in bütün kitaplarını okudum” diyen birisine kafa göz dalma isteğimi dindirmiyor. Edebiyat içinde “polisiye roman” olgusunu değerlendirmenin günden güne zorlaştığı kanısındayım. Tabi bu “günden güne” meselesi benim için geçerli bir durum. Yoksa, edebiyat içinde durum nedir tam kestiremeyebilirim.
Şimdi, her meselede olduğu gibi edebiyatta da biraz derinleşen insanların zevkleri keskinleşiyor, her şeyi beğenmeleri zorlaşıyor. Fakat bu illa ki “anne ben entel oldum” tribi demek değildir. Aslında bu konuda o kadar mahalle baskısı var ki, bir yerden sonra edebiyat eleştirmenleri dahi saçma sapan kitapları okumak zorunda hissediyorlar kendilerini. Hem de sırf, “ben elit değilim, toplumu bütünüyle kucaklıyorum” mesajı vermek için. Bu durum son zamanlarda bana hastalıklı gelmeye başladı ayrıca. İyi edebiyat ve kötü edebiyat gibi bir ayrım yapmak durumunda kalıyoruz çoğu zaman çünkü. Ve genelde “iyi edebiyat” dediğimiz şey, bir geleneğe, kuramsal bir analize açık olmaya, roman formunun tarihsel varoluşuna ilişkin bazı atıflara sahip olmak durumunda kalıyor. Bu da, roman yazarının aslında iyi bir “okur” olması gerekliliğini ortaya çıkarıyor. Bunu söylüyorum ki, okumayan insanlar yazmaya kalkmasınlar…
Bu konuda takıntılı olmamın basit sebepleri var. Öncelikle polisiye romanlarla ilgili bana çok acayip gelen bir durum. Bu yazar dediğimiz insan, bütün olayı biliyor kafasında ve maksadı tamamen okuyucuyu yanıltmak üzerine kuruyor. Okuyucunun kafasını karıştırdıktan sonra da düğümü küçük bir işaretle çözüyor. Puzzle oynamak gibi bir şey, eksik parçayı koyuyor ve biz aydınlanıyoruz. Oysa, kitap bittikten sonra arayışın devam etmesini seviyorum ben. Ayrıca yazarın da bizimle beraber aramasını seviyorum. Polisiye romanlarda, yazarın oturduğu yerden bütün bu macerayı yönetmesi bana hep Ninja Kaplumbağalar’daki “Beyin”i hatırlatıyor. En sevmediğim de karakterdir.
Diğer taraftan, okumadan yazmaya kalkışanların pek çoğu, teorik okumalardan ve kuramsal eleştirilerden kaçabilmek adına “yeraltı edebiyatı” yapmaya çalışıyor, ya da sokağın dilini anlatıyorum havasında Charles Bukowski’cilik oynamak için çabalıyor. Bunun bir tercih olduğunu biliyorum fakat, her tercihe saygılı olmak gibi vıcık vıcık bir demokratik anlayışı artık pek anlayamaz oldum. Saygılı olmak kisvesi altında kimileri eleştiri kapılarını kapatıyor çünkü. Kötü edebiyat demeye kimsenin dili varmıyor. Ama bir şeylere “çirkin” demedikçe de gerçek güzelliğin farkına varmanın imkansızlığına uyanıyorum giderek. Hakikat denilen şeyin, insanların akıllarındaki ilüzyonlardan daha değerli olması gerektiğini düşünüyorum.
Ha, bu demek değildir ki, çirkin olana çirkinliği yüzüne vura vura söylensin. Üslup ve biçim konularını da bir başka yazıda işleyelim…
bugün 0, toplam 46 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- polisiye
- polisiye roman isimleri
- polisiye romanların isimleri
- polisiye kitap isimleri
- romanların isimleri













“Oysa, kitap bittikten sonra arayışın devam etmesini seviyorum ben.”
Cok hitap etti bana bu cümle. Aynen ben de öyle:)
Ya, pek yaptigim birsey degildir ama…madem edebiyattan bahsediyorken ve yeri gelmisken, su an okudugum bir kitabi tavsiye etmek istiyorum siddetle. “Bir kiyamet komedisi” (Neil Gaiman/Terry Pratchett)
Uzun zamandir, bir kitabi böyle kahkahalar icinde okudugumu hatirlamiyorum. Harika birsey:)
Bu arada, aklima birsey geldi. “Siddetle tavsiye ediyorum” demisim de… Biliyorum, siddet cözüm degildir. Sakin evde kendiniz denemeyiniz cocuklar.
(ehi ehi..espri yapti)
Yazarın olayı rastgele ortaya dökmesi değil planlı olarak dağıtması sonra bir sürpriz sonuçla toparlaması,ortaya çıkana okuyucu kadar şaşırması benim favorimdir.Misal Philip K.Dick in “Blade Runner” ismiyle sinemaya uyarlanan Türkçede “Bıçak Sırtı”ismi ile yayınlanan orjinali “do androids dream of electric sheep ” olan eseri bende hep böle his uyandırır. Okuyalı nerdeyse 13-14 yıl oldu hala arada okurum ve böyle bittiği ne malum diye düşürüm.
evet çok sağlam polisiye yazarları da mevcut. maksadım, polisiyeyi karalamak değil de, kulvarları belirlemek biraz..
polisiye romanlari edebiyat kaleminden saymamak pek yeni sayilmaz aslinda. peyami safa nin para kazanmak icin yazdigi polisiyelerin server bedii mahlasini tasidigini hatirlarsak…halbuki karakterlerin ince ince islendigi guzelim romanlar. ama peyami safa adini dusmemis uzerlerine.
sayın yazar kafa göz dalmaktan söz ettiğine göre bu yorumumdaki münasebetsizlik seviyesi konusunda fazla endişe etmeme gerek yok sanırım. sevgili ve sayın yazar, hepimizin kendimizi özel hissetmeye ihtiyacımız var, bunu herkes bilir. bazıları pantolonunun markasıyla kendisini diğerlerinden ayırmaya çalışır, bazıları okuduğu kitaplarla. yani bazıları kolunun altında cezmi ersöz kitapları gezdirerek varoluşuna bir estetik katmaya çalışırken bazıları da cezmi ersöz kitapları gezdirenleri aşağılayarak farkını ortaya koymaya çalışır.
peki bir adım geri çekilip bakalım: cezmi ersöz okumanın neresi kötü olabilir? ya da stephen king? yere tükürmek, otobüste fort koymak gibi bir şey midir stephen king okumak. yoksa stephen king okuyanlar her daim söze girerken, “ben edebiyattan anlamam ama stephen king çöplüğü okuyorum” mu demeli?
gerek yok böyle sınıflandırmalara canım arkadaşım. isteyen istediğini okur, okumaz. tüm bunlara rağmen içinden kafa göz dalma isteği gelmeye devam ediyorsa belki o okuduğun seçkin kitapları daha dikkatli okumalısın. özetle: elitizm kötüdür.
polisiyeye gelince; kitaplar kelimelerle, cümlelerle yazılır. içinde insanlar vardır. kurgusal ve temasal bazı farkları yüzünden koca bir türü diğerlerinden ayırıp aşağılamak da ilkel bir tutum bence. bir polisiye kitabı bitirince belki bazı insanların kafasında o arayış, ya da yazarın bazı sesleri yankılanmaya devam ediyordur belki. bu teknik olarak mümkün değilmiş gibi ahkam kesmek de neyin nesi.
ben edebiyattaki bu apartheid tutumunu anlayamıyorum. neticede kitaplardan söz ediyoruz. bir kitap ne kadar nefret edilesi olabilir ki. bir el bombası değil bu. elitizm kötüdür.
yukarıda yazdıklarım herşeye eyvallah diyelim ve eleştiri ölsün demek değil. eleştiri lazım. mesela bu bir eleştiriydi. herhalde bir sonraki üslup yazında bunu incelersin :)
“kafa göz dalmak” ve “elitizm” üzerine dediklerine yazıda cevap vermiş bulunduğum için, onları nispeten geçeyim de. senden bir önceki yorumda “polisiyeyi yermek değil amacım” demiştim.
benim derdim, “edebiyat” ile “kitap” arasındaki çizgiyi ayırmak. stephan king’i ben de okur ve beğenirim. polisiye romanlar da okuyorum. lakin, bunları okuduktan sonra “edebiyat okuyorum” tribine girmenin gereği yok bence.
benimki de “bakın ben okuyup, hallettim bu işi, benden habersiz ‘edebiyatçıyım ben’ diye düşünmeyin sakın” değil neticede.
yazıyı yazarken, yanlış anlaşılabileceğini düşünüyordum zaten, bunu bana gösterdiğin için de ayrıca teşekkür ederim.
“Oysa, kitap bittikten sonra arayışın devam etmesini seviyorum ben.” cümlesinden yola çıkarak bir iki şey de ben söylemek istiyorum. Genelde sizin deyiminizle “edebiyat” okurdum, zaten eğitimim gereği de bu biraz şarttı. Aslında hala şart ya neyse uzatmayayım, özellikle bu aralar sizin “kitap” ediğiniz benimse “light edebiyat” dediğim türden şeylere ihtiyacım var. Polisiye olsun, aşk romanı olsun, hatta beyaz serinin daniskası olsun istiyorum. Nedenim de tam sizden alıntı yaptığım cümle ama şöyle bir handikap da oluşuyor, bu tip kitaplarda bile bendeki arayış bitmiyor. Galiba bu biraz da okuyana bağlı, yani reader response durumları falan filan :) Israrla merak ediyorum kurbanın yakınları nasıl bir hayat kurdu, acaba katil gerçekten o muydu yoksa yazar kötü polislik mi yaptı, ne bileyim düğünden sonra ne olduğunu merak etmeden yapamıyorum sanırım :)