Sondan başlamak istedim. Tarihimizde çoktur böyle “popüler” olmuş “ikon”lar. İkon; aslında Hristiyanlık geleneğinden gelen bir çeşit “fotoğraflama” meselesi. O fotoğraf o kadar çok eve girer ki bir anda, artık imgelediği şeyin ötesine geçmiştir. Şöyle bir sahne düşünün: Gökten Hz. İsa geliyor ve “Ey kardeşim, ben İsa’yım.” diyor. Fakat şekil itibariyle evinizdeki İsa portresine hiç mi hiç benzemiyor. Bu durumda, küçük İsa heykelciğini elinize alıp, gözlerinizi kapatarak, “Ey Lordum, ne diyor bu saçma adam?” diyeceksiniz. Sık tekrarlanan yalanın, nadir olan gerçeğin yerini alması gibidir biraz. İkonlaşınca artık, içinin boşaldığını hissedebilirsiniz. Bir nevi, Kitsch’leşme durumudur. Gerçeklik payı yok mudur? Elbette ki, her efsane bir gerçekten palazlanır. Lakin, ortaya çıkan şey, gerçeği içinde taşıyan bir hayalî balinadır. Onu yarıp içindeki inciye ulaşmak gerekir.
Bu yazı dizisinde, elimden geldiğince içerideki “inci”yi bulmaya çalışacağım yani. O “gösterişli görüntü”nün ardındaki “hakikat”, arayışımın son durağı olacak. Tabi benimle birlikte ararsanız, memnun olurum.
Neden John Locke? Kendisi Lost isimli harikulade dizinin, bana en çok hitap eden karakteri çünkü. Dizinin baş aktörlerinden. Hikayesi gibi ismi de enteresan. Meşhur Kuzey Avrupalı (İngiliz) filozof John Locke’la aynı isimde. “Tabula Rasa”nın babası. Çocuğun doğduğunda “boş bir levha” olduğunu savunur. Hayatın o levhayı doldurduğundan bahseder. Aydınlanma’nın ve akıl çağı’nın bir işaretidir. Deneyim dediğimiz şeyin önemine inanır. Tecrübelerin, insanı doldurduğunu düşünür. Düşünür; fakat yanılmıştır bazı noktalarda. Tabula Rasa fikri bugünlerde pek rağbet görmez. Fakat, başlattığı şey, empirisizm (deneyimcilik) bilimsel verinin, araştırmanın ruhudur bir nevi. O nedenle hâlâ önemlidir.
Dizideki John Locke da, aynı şekilde deneyimleri en çetrefilli insandır. Öyle ki, karakterini oluşturan şeyler, apayrı bir dizinin konusu olabilir. Lost’un sevdiğim yanıdır bu biraz da; sanki üç beş dizinin birleşimi gibi doyurucu gelir. Hikayeler, ardı ardına anlatılır ve her birinden bambaşka bağlantılar bulursunuz. Dizideki Locke, imanı her seferinde sınanan esrarengiz bir karakter. Hep “olağanüstü şeylere gebe” bir hayatı olduğunu düşünür. Fakat her seferinde, inancı sarsılır. Yeniden inanır. Yeniden vazgeçer. Bu salınımlar, onun ruhunu ortaya çıkarır. “İnancın adamı”dır. Hep hikmetli hikayelerin ortasında yer alır.
Bu kadar popüler bir dizinin içinde, insanları en çok rahatsız eden karakter aynı zamanda. Trajediyi temsil ediyor. Tıpkı Yunan Trajedileri gibi, her iyi şeyin ardından bir kötünün gelişini; her kazancın ardından büyük bir kaybedişin oynanışını, resmediyor. Bütün o avcılık hikayeleri, babasıyla yaşadığı sorunlar, annesini tanımayışı, sakat kalışı, adayla mistik bağlar kurması… Hepsi aslında, aynı şeye işaret ediyor: İnsanın kaderi. Her ne kadar İngiliz filozof olan John Locke, “aydınlanmacı” olsa da, buradaki John Locke, “kaderci” bir adam. Aklıyla yol bulamayacağına inanıyor. Aklın, tek başına yetersizliğine iman edip, hep bir “işaret” bekliyor. Fakat, gelen işaretler onu hep yanlış yere sürüklüyor. Kaybediyor. Mitolojide çok bilinen “Tanrılar benimle dalga geçiyor…” sendromundan müzdarip.
Kuantum fiziğiyle ilgili hoş bir anekdot vardır: Hz. Meryem heykeli sana el sallamış olabilir. Bunun -artık- bilimsel bir izâhı var. Evet atomların hareketlerine dair bilgimiz genişledikçe, Peygamberlerin, ermişlerin, evliyaların, aziz(e)lerin, yaşamlarındaki “mucize” artık “açıklanabilir” hâle geliyor. Perde arkasında işleyen bir “makine” fikri gelişiyor. Makineleşme son hızıyla devam ediyor…
John Locke’un ve dahi biz Locke mizaçlı kimselerin bilmediği şey, sihirli değneğin aslında olayların ardı ardına eklemlenmesinden doğan müthiş bir “kurgu”da saklı olması. Meryem Ana heykeli bize el salladığında, onun akılla açıklanabilir olması, bizim ihtiyacımız olan “işaret”in verilmediği anlamına gelmez. Bu yalnızca, meseleyi bilimsel metodu yadsımadan ortaya koymakla ilgilidir. Ta ki, inanç sorgulanmaya devam edebilsin… Bu nedenle seviyorum John Locke’un hikayesini, sadece zaman içinde gezinen bir maceraperest/seyyâh olduğu için değil, aynı zamanda “deneyim”lerinden ortaya çıkan trajedide saklı olan insanlık hikayesinden dolayı…
bugün 0, toplam 52 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- filozofların hikayeleri john locke
- j locke ile ilgili ilginç hikayeler
- j locke ilgili hikayeler
- john locke hakkında hikaye
- john locke ile ilgili hikayeler













Popüler kültür denilen şey modernitenin bir uzantısı aslında, her türlü kutsallığın, etik değerin saydamlaştırılması ve bir kılıf uydurma meselesi, bir yandan da kötülüğün renginin değişmesi sanki… Diğerleri gibi Locke da bu illüzyona dahil edilmiş olduğuna göre ne diyelim, bir hayli modernleştik demektir(!)
Lock aslında dini bağlamda metafiziğe inanmayan biri, hatta dinin mucizevi boyutunu tamamen reddeder, ama biliyoruz ki incil İsa’nın mucizeleriyle doludur, ölüleri diriltmesi, kör, hasta adamları iyileştirmesi gibi…Evet, Locke’un yanıldığı kısım burasıdır, yani gerçek olanın sadece akılla veya beş duyuyla algılanması durumu – Tanrı inancını geçelim- dinin sadece ahlaki boyutunu kabul eder kendileri.
Dediğin gibi aya, şimdi artık metafizik olguların bilimsel açıklaması da var, Locke yaşasaydı eğer diye düşünmeye başladım bile:)
Lost’tan kopalı uzun zaman oldu ama izlerken oradaki bir çok karakterin isimleriyle bağlantısını düşünmedim değil ki zaten daha başında çarpıyor izleyiciyi Said falan, aslında Locke’un kaderci bir adam olmasına şaşırmıştım ilkin, yani kafamdaki feylesofla ters orantıda seyretmişti kullandığı ‘destiny’ kelimesi, ayrıca pagan kaderciliğine değil de ben düpedüz Hristiyan kader anlayışına atfetmiştim yaşadıklarıyla kurduğu bağlantıyı, hatta söylediklerini yani büsbütün aklı ve sebepleri ortadan kaldıran pagan bir anlayışa değil…
Yoruma yazı şeklini vermeden:) hayra yoralım en iyisi, güzel hatırlatmaydı aya, kalemine sağlık!