Her şişeden aynı tadı alabilmek mucizevi bir şey olsa gerek diye düşünmüştü herkes. Seri üretim denilen sihirbaz şapkasının içinden hep aynı tavşan çıkıyordu ve insanlar bu salt matematiksel güzelliğin büyüsüne kapılmıştı. Seri üretimin aslında insanları “aynılaştırmak” için bir araca dönüştüğünü tespit etmek her zamanki gibi sosyal bilimcilere düştü. Zaten bu sosyal bilimciler Amerikan filmlerindeki polislere benzerler. Olaydan sonra gelip bütün delillerle birlikte suçu ve suçluyu aydınlatırlar, fakat asla mağdurlar aydınlanmaz. Onlar hep kurgunun içindeki rollerine mahkum kalırlar. Ölenleri geri getirmeyen, yahut onlara başka bir “rol” biçmeyen teoriler de hep güdük kalmaya devam etmiştir. Almanların tezgahından (bu kelime çok anlamlı) geçmiş Yahudiler üzerinden yazılan tonlarca sayfa, aslında ölen Yahudileri ebedî bir cehennemin figürlerine dönüştürüyordu.
Bu nedenle yazının öldüren bir süreç olduğuna inandım hep. İntiharımı yazarak gerçekleştirmek gibi niyetlerim yok değildi, yazmaya başlarken. Hatta aşkımı anlattığım bir sayfanın başına, “Rahlenin başına oturduğunda kendi olan, nihayet kağıda dökülmüştü” yazmıştım. Öyledir biraz yazmak, yazdıkça ölümlerin üzerinden geçtiğini, bir mezarlıkta yürüdüğünü hisseder insan. Konu ne kadar dağıldı Allahım! Tekrar başa dönelim: Coca-Cola mucizesi çok eski sayılmaz. Lakin 1970′lerin yapımı Blade Runner filminde dahi, “gelecekte de varolacak saygın şirketler” imgesinde yeri vardır. Coca-Cola markası, aslında sadece şişeye konulmuş mutat bir içecek olmaktan çok daha fazlasıdır. Popüler olduğu ölçüde sıradandır da. Bunu başarmak değil midir zaten geç kapitalizmin popülerliği?
Coca-Cola tadına alışan bir insan, kolay kolay vazgeçemiyor. Misal ben. O şişedeki tat, her yemekte yanımda olsun istiyorum, midemdeki sıkıntılara aldırmadan. Asidin yaptığı tahribatı düşünmeden. Alışkanlığın getireceği o “bağımlılık” hissinin özgürlük sandığım şeyi darbelediğine bakmadan. Neyse işte, Coca-Cola deyince bugün dünyanın her yanında aynı “şey”in anlaşılır olması markanın başarısıdır bir bakıma. Bir de “gizli formül” denilen şey vardır işin ucunda ki, o beni daha çok heyecanlandırıyor.
Çünkü orada “modernite” denilen şeyin muhafazakarlığı yatıyor. Hiçbir Batılı düşünce, insanlığın topyekün “modern” olmasını öngörmez. Çünkü modernitenin büsbütün ele geçirdiği bir dünyada “köle” kavramı yok olmaya yüz tutar. Fransız Devrimi’nin getirdiği “özgürlük-kardeşlik-eşitlik” ilkesinin bütün toplumlarda uygulandığı bir dünyada, en basit biçimiyle “yaşanmaz”. Bunun için de modern muhafazakarlık dediğim şey ortaya çıkar. Modernitenin ürettiği bazı şeyler, bu muhafazakarlık altında gizlenir. “Siz demokrasiyi bilmezsiniz!” diyecektir Batılı Efendiler zaman içinde. Bir türlü bunu bize öğretip de gidemezler. Hep bir şekilde içimizde kalmayı sürdürürler.
Örnek mi? Hindistan’ın İngilizlerce işgali. Kuzey Afrika’da “daimi” varolagelmiş bir Fransız anlayışı. Yani hiçbir demokrasi “batılı” izdüşümünden öteye gidemez Üçüncü Dünya ülkelerinde. Yerli bir modernite anlayışı imkansızdır. Batılı modernite vardır. Bu nedenle belki de coca-Cola gizli formülünü saklayagelmiştir hep. Öyle ki, aynı şeyi üretebilecek bir başka “fabrika” anlayışı tehdit eder onu. Çin’in bugün dünyada “tehdit” olmasının sebeplerinden birisi de budur. Eğer Çin gibi bir ülke, 19. yüzyılda ortaya çıkıp Batılı değerleri aynen kopyalamaya başlasaydı, tepki daha şiddetli olurdu. Fakat şimdi, değişik faktörler de var.
Yazının sonuna geldik ama Coca-Cola hakkında çok az şey anlatmış olduk. Bu seneki Ramazan reklamının beni şaşırtması da bundan oldu belki de. Coca-Cola’nın “ticari akıl” gereği “yerli değerler” üzerinden reklamlar yapması, onun özündeki bu “Batılı” imajını tehdit etmekte. Avrupa ve Amerika’da nüfusun “Doğu”ya nazaran düşmekte olması, Üçüncü Dünya’nın Batıyı fethetmeye girişmesi (nüfus açısından) Coca-Cola gibi markaların yine “ticari akıl” gereği oraların değerlerine yanaşmasını getirdi. Bu da, Batı’nın köklerindeki elitizmden kopup yerelliğe bağlanması demek olacaktır ki, dönüşüm kaçınılmaz. (Bir yazıda yerle bir ettim kapitalizmi ama bence öyle işte…)
bugün 0, toplam 23 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- classic coke
- coca cola ikonları
- kafa iconları













“Batının gökkuşağına tahammülü yok” diyordu bir güzel adam.
Ayrıca, kim demiş kölelik kalmadı diye! insan düşlerinin bile kölesi olabiliyor.
Bir de, yazının yazılanı ölümsüzleştirdiği inancı vardır hep önceden beri. Yazılanı öldürüp, yazıda tekrar vücut buldurmak bir bakıma. Şekspir sevdiği kadını şiirinde ölümsüzleştirirdiğini savunur mesela, romantikler de öyle. İşte, Almanların Yahudi tasavvuru gibi iyi kötü ne varsa yazılan bir çok şey, yazıldığı için hala ayakta. Yazdın mı geri dönüşü yok yani.
yazı, mumyalamaktan öte değil. evet hep hatırlanacak ama donmuş bir mumya olarak. bu “ölümsüzlük” değil ki!
aya! tespit işte ya!
sanatçının eseriyle ölümsüzleştiği geyiklerini bitirir mumya benzetmesi! çok hoşuma gitti bu tespit!
ölümsüz olan yazı değil ki zaten, yazıda yaratılan imge, ya da resimde yaratılan tasvir.
o tasvir ve imgedeki “donukluğu” da eleştiriyorum zaten ki :)
o tasvir ve imgeler seneler sonra da hala bizde makes buluyorsa, donukluk neresinde ki? hatta oradaki bir imge ya da tasvir bizden daha gerçekçi durabiliyor bazen:)
hala Monalisaya bakıp şimdiki yaşadığı gerçekliği görebiliyorsa insan 21.yy da örneğin, yani o baktığın seneler sonra da tam yerine oturuyorsa ya da okuduğunu yıllar sonra farkında olmadan kendin söylüyormuşcasına anlatıyorsan, o imgeler ve tasvirler donuk değil, hakikatte vücut bulan birer eser oluyor artık, amaç da bu değil mi zaten sanatta. sen daha iyi bilirsin Aya, taşın altındakini:) tabi, donukluktan kasıt anı dondurmaksa bu sadece fotoğrafta oluyor.
butun taakkuller, tahayyuller, hatiralar, tasavvurlar imge degil mi zaten
hangisi donuk, hangisi gercek, hangisi hayatta, hangisi olu?
yasayan firavunun seyredenin zihnindeki imgesi ile mumyanin bendeki imgesini farkli kilan nedir?
tasavvur ile tasviri farkli kilan ne?
resmedilen de bir resim degil mi
Suphi Ceyhun,
dünyada her şey bir imgedir, hayaldir anlayışına yani platoncu varoluşçuluğa gelmişsiniz.
konu varoluşçuluğa geldi madem söyleyelim: ben bu konuda büsbütün platonun dediği bu dünya ve burdaki her şey bir hayaldir, hiçbir gerçekliği yoktur anlayışını kabul etmiyorum, nihayetinde eşyanın da bir hakikati olduğuna inanıyorum.
vahdeti vucut ve vahdeti şuud anlayışı yani-burda ince bir çizgi var- vahdeti vucutta bu dünya gerçektir ama hayaldir anlayışı var mesela, vahdeti şuudda ise bu dünya gerçektir, hayal değildir ama biz onu öyle algılayıp ona göre yaşıyoruz anlayışı var. Nihayetinde bu dünyadaki her şeyin aslında bir gerçekliği olduğunu önce kabul etmek lazım. sonra bu gerçeklik aslında fani olması babında bir hayale dönüşmekte. daha fazla derine inmek istemiyorum, sanırım yeterince açık oldu. bu konuları böyle konuşma taraftarı değilim aslında, bitirmiş olayım.
ben hala meramımı anlatabilmiş de değilim :) ben yazının “mumyalamak” olduğunu söylerken, “mutlak bir ölüm” kastetmiyorum. evet var. lakin buradaki varoluşu “kısıtlı”. dolayısıyla bu hakiki manada bir “ölümsüzlük” değil. bir vitaminin insan bedenine girip de “canlı” hükmünü alması gibi, yazıyla aktarılan şeyler de insan “fikrine” girince bir “canlılık” yanılsamasıyla varoluyorlar. fakat hakiki varoluşları bir “mumya” hükmünde.
ohoo Coca Cola’dan olay nerelere geldi.
Çocukken buz gibi kola şişesini dikip, boğazı yanmaya ne kadar dayanacak diye test eden yok mu? En çok ne kadar içebilirim diye yarışan. Allah aşkına Platon Cola içseydi, en azından biraz daha az düşünüp, hayata daha mutlu bakmaz mıydı?
Mumyalanan bir hükümdar şüphesiz bir şişe de kola atıverin yanıma derdi. Onca at, heykelin arasında. “Always Coca Cola”…
işte insan fikrine girince o bir yanılsama olmaktan çıkıyor bizzat canlanıyor, mumyalıktan eser kalmıyor, dolayısıyla mumya olarak görülen eser de- görünürde evet mumya- aslında içinde bir gerçekliği barındırıyor, naif bir gerçekliği ve ölümsüzlük dediğimiz şey de tam da bu gerçeklikte yatıyor zaten:)
bu konu çok su götürür aya, söyliyim:) yalnız coca-coladan buralara gelmiş olmak ilginç gerçekten:))
fikre giren imge “canlanıyor” dediğin zaman onu kendi zaman-mekan bağlamında “canlı” kabullenmen gerekecek. ben ne anladım değişip duran imgelere ölümsüz demekten :)
fikirde canlanan imge yıllar sonra da aynı şekilde canlanabiliyorsa- sanat eserinin ölümsüzlüğü burda- , zaten zaman mekan hikaye:)
Ne konuştuğunuzu kendiniz biliyorsanız ben de Nohut değilim.
evet, ne konuştuğumu biliyorum çünkü bildiğimi konuşuyorum:)
ama senin Nohut olduğunu da biliyorum, Nohut:))
mona lisa eserinin canlılığını sadece da vinci görmüştür, batsın bu dünya’nın canlılığını sadece orhan gencebay duymuştur. biz sadece bu çiftler arasında geçen iletişime ve bıraktığı izlere tanık olmuşuzdur. o da sanatçının yeteneği elverdiğince. cinleri okuduk diye dostoyevskinin kafasının içindeki vergiyi ve algıyı göremeyiz.
sanat eseri yapılış zamanıyla birlikte anılır çoğu zaman. çünkü en yakın gerçekliğe eseri bu zaman ve mekanla düşündüğümüzde yaklaşırız. yine de bilemeyiz aslında neler döndüğünü olayın iç yüzünde. ama yine de ipuçları, tahmin ederek birşeyler hissetmemize yardımcı olur. yardımcı olduğu kadar da sanat olur. tüm eserleri canlı hissedebilseydik, alayımız eser sahipleri kadar hak sahibi olur, telif alır, paraya para demezdik. (son kısım şakaydı)
coca cola’ya gelince. malum nedenlerden ötürü bir süre boykot ettim zamanında. yaymaya çalıştığımda insanlar hayalperest lan bu dercesine acıyan gözlerle baktılar. kaldıramadım hacı. içiyorum. gazı asidi kaçmış koladan nefret ederim.
yerel moderniteye de bir yakınım sayesinde şahit oldum. coca colaya asidi gitsin diye şeker atıp karıştırdıydı. midesine kötü geliyormuş yoksa. bence bu coca cola company’nin aklına gelmeyecek bir şey. modern olma nedeni de kişinin sağlığı için ortaya koyduğu bilinçli tavır.