Doksan gün önce bir arkadaşımla aram bozuldu
diye söze başladı genç… Utanmıyor sıkılmıyor gözüküyordu; ya da bu cümle kadar karışıktı içi. Belli ki anlatabilse rahatlayacağına inanıyordu ama anlatabilmek hiçbir zaman onun için bir rahatlama aracından öteye gitmemişti. Uzun lafın kısası kâl değil hal ilmine muhtaçtı.
*
Şimdi ben onun ne anlattığına odaklanmayacağım; ne konuştuğumuza… Daha doğrusu ne konuşmayı başarabildiğimize ilişkin beylik laflara da girmiyeceğim. Anladığım-anlatabileceğim kadarıyla konuşmaktan ziyade halleşmeye; görmek ve bakışmaktan ziyade yaslanmaya olan inancımızın artması gerekiyor.
*
Ve yine şimdi on tane cümleyi sonuna “şuna muhtacız buna muhtacız” şeklinde tasarlayıp yazsam özetle yine de durup arkama dönüp bakmayı engelleyemem… İşte sayıyorum ki bazılarımızın bir şikayetmane janrıyla başlayıp da beni boğan “rahatlama seanslarına” bir yenisi daha eklensin. Bu cümleden olarak ben de rahatlayayım(!)
*
Sabah kalktığımda kavramı bazımız için (‘lar’ı unutmayalım tabi-Ah şu bazılar!) yetişmesi gereken bir iştir; bazımız için sabah namazı vaktidir. Saat 6’dır; hatta 4,5 tur; ve hatta 10 biledir. Aslında tekrardan söylersem eğer ben okula gidebilmek için kalkmış (evet ‘ebilmek’) ve lanet otobüse yetişmek için koşturmuşsam benim için sabah kalkmak kavramı işte bunun adı oluyor! Anlatabildim sanırım; bu da şu demek; bence modern zamanlar olgusu bize kendimize ilişkin kurallar kavramlar üzerinden bir hayat sunuyor. Yani hepimizin sorduğu soru aynı iken verdiğimiz cevaplarla biz o soruyu daha da karmaşık hale getiriyoruz. Misal: Babam beni her gördüğünde napıyosun diye soruyo?
Bu her gördüğünde kavramının altını çizmek istiyorum; çünkü neler olabilir ki bunlar evde görmek-işte görmek-okulda görmek-sanal dünyada görülebilmekten başka(tel, int., vs.)
Bu yanlış bir soru mudur? Doğru demiyorum ama yanlıştır da demiyorum! Peki neden ‘ilk’ demedim de ‘her’ dedim, kafanızı karıştırmak için mi? Zaten yeterince yorgun düşmüyor muyuz karma kokan her nesneden? Ve yine peki neden özne olarak babamı kullandım malayani olsun diye mi? Bu sorunun öznesini de çeşitlendirebilirsiniz; tecrübe sizin!
Şiddetle devam edersek birincisi; “nasılsın” sorusu-duygusu yerini “napıyosun”a bıraktı. İkincisi belleğimiz o kadar zayıf ki ve o kadar da iştahlı ki, evet aynen böyle, dünü bırakın neredeyse yarını unutacağız. Bu kadar vahim bi hafıza sanıyorum ki bir kişiye değil topluma mal edilince de bir rahatlama aracı oluyor! Doğru ya niye medya bu kadar sahici her bir anı çorba yapmada, niye her gün değil her an adeta ‘anı yaşıyoruz’casına son dakikalar, niye saatler yedi buçuğu gösterdi mi akşam evlerimize konuk olan uf aman allahım heyecan tavan yapmış spikerler yurdun dört bir yanını sarıyor!
Yavaş yavaş ‘bir rahatlama aracı olan yazının hazzına sarılırken’ sözlerime ve yazı dizime üç tane daha rahatlama aracından bahsederek son vereceğim.
3 (Bizi bir şeye yükümlü kılarlarsa belleğe yükümlü kılarlar, belleğimiz bizimse zayıftır./A.Camus)
‘Konuşabilmekten ziyade şikayete demlenen konuşmalar ve nasılsından ziyade napıyosuna indirgenen hafızamız’dan biz de dem vurduktan sonra(anında örnek buna denir;’dem’i üçüncü kez kullansam iki kez hafızanızdan geçtiğine aldırmam bile:) neyse işte üçüncü…
O da şu bilip de bilmemezlikten gelme… Evet diğer bir adı tecahü’l-i arif; tabi sanat olarak. Hayatımızın her alanına yaygınlaştı bu; ne internetteki onca kopya bilgiler ne onca isimli gazeteler ne onca namlı diğer bi deyişle vasıflı insanlar bilip de bilmemezlikten gelmenin çaresine bakabiliyorlar. Peki çaresi nedir?
Doğal olarak sizce sabah kalktığımızda A otunu 3dk. B otunu 5dk. kaynatıp birlikte harmanlıyarak için midir; yoksa tıbben bilmem ne adla reçetelerimize yazılan oradan eczane çalışanımızın yorgun gözlerine takılarak elimize ulaşan C adlı bilmem ne dozlu tablet midir? Nedir çaresi beyler; siz de bilip de bilmemezlikten geldiğiniz şeylerin sayısının arttığını hissetmiyor musunuz? Niye biri çıkıp konuşmuyor?
Doğru ya hafızamız bizim… çünkü çok zayıf…
2
Hayır yalnız boş ya da dolu sinema koltuklarında değil; hayatımızın her alanını işgal eden oturma planlı eylemlerin hedef noktası olan- yani rahatlama duygusunu ve sağlıklı bir şekilde gerçekleştirmemiz gereken oturma düzenimizin sağlayıcısı- koltuklardan artık dünyayı seyredebiliyoruz! Kim demişti dünya bir sahne; ne mutlu artık biz de oturduğumuz heer yerden bir seyirciyiz!
1
Bu sonuncu değil ama bütün yerine parçalara baktığımızda buna kendi deneyimlerinizi de ilave edebilirsiniz her bir sebebin sebeplerden doğduğunu duyar buna zincirlemesine şahit olursunuz. Ve ya da (belki bazımız yaratma kelimesini ulu orta her şey için kullanmayı sevmiyordur bunu da tartışabiliriz) her bir sebebin bir sebebi yarattığına kani olunca ortaya şöyle bir sonuç çıkmaz mı? Ben kimim ve nereye gidiyorum?
Tek başıma yol alabilir miyim yoksa insanın asla gerçek bir dosta sahip olamayacağına dair safsataları yıksam bile bu cümleye ve…
Ve bu yazıyı yazdırmaya sebep olan o gence hiç mi haksızlık etmiş olmam? Gerçi genç ‘bir’ demişti ‘gerçek’ değil!
Velhasıl rahatlama araçları üzerinden yürünen bir dünya muhabbet kavramını öldürdü. Ne yazık ki kitlesel ve manevi atıklar bari hasret gidermemizi sağlayacak bir muhabbet mezarına bile izin vermiyor!
bugün 0, toplam 5 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- kafa olarak rahatlamanın yolları
- kafa rahatlama yolları













ibrahim, putları kırıp baltayı en büyük putun üstüne koyduğunda, insanlar sordular: “bunu kim yapmış olabilir?” içlerinden birisi şunu dedi: “bize her şeyimizi veren bu putları ancak ibrahim parçalamış olabilir!” hepsi inandı. sonra ibrahim şu soruyu sordu: “bakın, balta en büyük olanının üstünde! neden o yapmış olmasın?” herkes şu cevabı verdi: “ama o cansız bir put! nasıl yapmış olabilir ki?”
bütün telefonları, internet araçlarını, bilgisayarları, yani “modern dünya” denilen örgüyü yerle bir ettiğimizde bir gün elbirliğiyle, “onlar puttu! nasıl bize bunu yapmış olabilirler ki?” diyeceğiz sanırım.
bence muhabbetin ölümü başka bir şeyde. ve o şey; cansız değil…
bu ibrahim hikayesi cok yerinde oldu. bu hikayeyi her hatirlayisimda asaf halet’in ibrahim siirini gelir aklima hemen.. cok kücükken, siirlerden pek hazzetmezken (ilkokul kitaplarindaki siirlerin verdigi bir onyargiymis bu meger), bu siiri görüvermistim bir derginin köseciginde. o zaman kazinmisti zihnime “kirilan putlarin yerine yenisini koyan kim” dizeleri. her defasinda icimi ürpetir.
siz de ürperin:
“ibrâhîm
içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim
güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı
ibrâhîm
güneşi evime sokan kim
asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı
ibrâhîm
gönlümü put sanıp da kıran kim”