İşimin “yeni” bir parçası olarak, her ay başında kitapçıları dolaşıp yeni çıkan kitaplara bakınıyorum. Eskiden, belli birkaç bölümde vakit geçirir, “eskiye rağbet” ederdim. Bu, bir anlamda “yeni çıkanlar” bölümünün şaşaasından kaçmaktı aslında. Rengarenk ticarî bir döngünün içinde, satılması okunmasından daha önemli onca kitabı bir kenara atacak “tek bir mısra” bilsem, yaşamaya devam edebilirdim; ki ediyorum bir bakıma. Kartondan Dan Brown heykelciğini her gördüğümde “aaa orda biri var!” gerilimi de yaşamazdım D&R’da. Işıltılı dükkanın ortasında, insanların nelere baktığına bakarak yürümezdim. Neyse işte, o kadar kitabın bir şekilde satıldığını bilmek huzur da veriyor bazen. Fazla pembe olduğu için erkeklerin almaya çekindiği kitabın da hala bu kadar alıcısı olduğuna şaşırmamak gerek. Olur ya, sevgililer günü de yaklaşırken, sevgilinize ne alacağınızı şaşırırsanız, bu kitabı alabilirsiniz bence hala.
Kitapçılarda bu aralar en çok dikkatimi çeken şey; klasik eserlerin çizgi romana dönüştürülmesi. Fazlasıyla önyargılı yaklaşıyorum çoğu zaman; sonra düşünüyorum da, bütün hepsini çöpe atacak bir “mısra” biliyorum zaten; bana ne ki? Dostoyevski zaten para için yazmıştı hepsini. Hem, gidip o parayı kumarda kaybetmişti. Kafka, kazara girdi edebiyat dünyasının içine. Kitaplarını yakması için verdiği adam ihanet etmeseydi; huzurla uyurdu mezarında belki? Marx, 100 yıl savaşlarının tarihini, Fransız Devrimi’nin “kanlı” sayfalarını okumuştu; da komünistlerin bu kadar kan dökebileceğini, sonra onları durdurmak için uğraşan “iyilerin” bir o kadar kan daha dökeceğini bilir miydi? Aslında iyi de oldu bir bakıma; Suç ve Ceza’nın, Dava’nın ve dahi Das Kapital’in çizgi romana ya da mangaya dönüştürülmesi.
Ben pek çizgi roman çocuğu olamadığım için çocukluğumda, alışamam muhtemelen. Lakin, Dava’yı ilk kez oradan okuyup da, Kafka’nın kitaplarını soran arkadaşım sevindirmişti beni. Bir yerinden de olsa, edebiyat mirası denen şeyin kapitalist sisteme entegre edilmesinde fayda bile görüyorum. Fight Club filminin, Hollywood şartlarında çekilmiş olması gibi bir şey bu. Ancak, çocukluğumda o çizgileri takip ederek Macbeth okusaydım, nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyorum. Gerçi çocuktum daha ve pek çok etkileyici hikaye okumuştum. Yine de, o kitapları okuyacak çocukların bir şekilde daha farklı şeyler öğrenerek büyüyeceğini görmek güzel. Tabi bilgisayardan ya da Playstation’dan vakit kalırsa…
Bu “çizgi romanlaşma” döneminin, hızlı tüketim ve görselliğin zaferiyle muhakkak bir ilişkisi var. Tuğla gibi sayfalarda itinayla dizilmiş harflerin arkasında, “şaşı bak şaşır” tarzı fotoğraflar arayacak kadar manyaklaşmamışsanız, o sayfaları çevirirken hayalgücünün motorunu çalıştırmanız gerekiyor. İtalo Calvino gibi bir adam çıkıp da sayfaların kenarına resimler eklemedikçe, Umberto Eco size hikayede bahsettiği çizgi roman karakterlerini kitabın sayfaları arasına kuşe kağıtta sunmadıkça, hayal ederek okumak gerekli. (Düşündüm de bu bir italyan geleneği olabilir mi? Dante geldi bir de aklıma…). Oysa, Joseph K. deyince insanların aklına Kafka’nın portrelerinden bozma bir yüz belirecektir şimdi. Yahut Macbeth’i, Roman Polanski’den de izlememişseniz, çizgi romandaki dünyaya sıkıştırabilirsiniz…
Aslında sormak istediğim şeyi sona sakladım: Mesela Avatar, sizce hayalgücümüzü daha da geliştirir mi? Yoksa bizi kendi sunduğu imkanların içine mi hapseder? Pazarlamacılar, gözlerimize, kulaklarımıza, burnumuza dibine kadar ulaşmaya çalışıyorlar. Sinema, çok boyutlu “duyulabilir” bir şey haline geliyor. Peki bu, iyi mi?
Bir parça kağıtta yazan sıradan bir cümleyi, görsel malzemelerle süsleyip, bambaşka bir dil yaratmak, ardından o dilin içinden çıkılmaz bir labirente dönüşmesini izlemek… İnsanı daha tembel hâle getiriyor olabilir mi? İnsanı daha iyi anlasın diye görsel bombardımana tutmak, daha iyi hissedebilsin diye görselliği boyutlara yaymak, onun daha “anlayamaz” hâle gelmesini yol açıyor olabilir mi?
bugün 0, toplam 7 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- macbeth ve v for vendetta ilişkisi













Görsellik, yazı dilindeki bütün o letafeti, “ince işçiliği” alıp götürüyor bana göre. İhsan Oktay Anar’ın o samimi, sevimli “tahtakurularının kemire kemire bitiremedikleri tahta karyola”sının görsel versiyonu kuru bir görüntüdür sadece. Yahut koskoca Dönüşüm’ün sahnedeki (sözüm ona) “canlandırılışı” insanı Kafka’dan soğutabiliyor.
“belki de …”, “peki …”, “iyi de …” gibi ifadelerle yanılma payına açık kapı bırakılmış, bence yerinde bir tercih:)
insanlık katman katman… eserler de eğer “koskoca” iseler her katmandan insanlar kendilerince birşey anlayabilmeli onlardan. diyelim ki “dava” bir meyve ağacı olsun ve herkes boyunun yettiğine göre meyvesini alabilsin oradan. haliyle “boyu daha uzun olan” daha yukarıdaki ve daha olgun meyveyi tadacaktır. “bu ağaçtan yalnızca boyu uzun olanlar faydalansın” anlayışı gibi gözükebilir dışarıdan, yazınız ve sayın ayine nin yorumu.(en azından sizin öyle düşünmeyeceğinizi biliyorum, elbette)
dava, suç ve ceza gibi eserleri çizgiroman yaklaşımıyla insanlara sunan ntv yayınları iyi bir iş yapıyor bence. ‘alternatif oluşturmak’ lazım, tüm katmanlara tesir etmek için. ortak üzüntünüz insanların boyunun uzamaması belki ama ntv nin çözümü de ilginç; dalları biraz daha aşağıya eğmek:)
bu arada, sevgililer günü için pembe kapaklı kitaba talim etmeye gerek yok. “alternatif oluşturmak” için yazıyorum: febyo taşel’in melezmiras’ı da iyi bir hediye olur:)
insanların kapasitelerini hakkıyla kullanmamaları, tembellik etmeleri acaba büyük günahlardan olabilir mi? hem de çok basit hesaplar uğruna…
kapasite kullanım oranının düşüklüğü, kapasitesi düşük olanlardan kaynaklanmayabilir çok zaman. “fırsat eşitliği” fırsatına nail olamayan çokları var ortalıkta…
işte topyekün bir soruna işaret etmek istiyorum. bu “mahalle baskısı” meselesi de öyle bir şey. ancak insanların birey olarak girdiği çelişki de bence “mahalle” denen şeyi fazlasıyla ciddiye almak. neyse bunları toparlayıp bir yazı çıkarayım ben en iyisi :)