Bu sıralar mitik dönem üzerine yoğunlaşmış durumdayım. Bu dönemde edebiyat mı varmış diyebilirsiniz. Evet, ilk önce sözlü edebiyat geleneği hakim, çok uzun olduklarından ezberlenmesi kolay olsun diye şiir formatında ve ölçülü söylenen mısralardan ibaret bunlar.  Her şeyden önce şiir vardı denmesinin sebebi de bu, ki nesrin çok sonra ortaya çıktığını biliyoruz. Tiyatroya gelirsek, pagan kabileleri hristiyanlaştırmak için kilise, İncil’den aldığı hikayeleri “tiyatro” yoluyla sadece kilise içerisinde değil adeta kumpanya yöntemiyle tüm pagan kabilelere sergilermiş. Bu ilk oynanan oyunlar bir nevi “misyonerlik faaliyeti” aslında. Başarılı da olmuş nitekim. Anlayacağınız, tiyatronun çıkış noktasının sebebi misyonerlik, sonra krallara ve halka eğlence olmuş, şimdiyse tamamen sanatsal olarak irdeliyoruz.   

Mitik kültürde edebiyat denince “yer altı” dünyası, ölüler ülkesi akla gelir.  Çünkü ruhlarla konuşabilen tek kişi sanatçıdır anlayışı var. Bu yer altı adamlarının ruhlarıyla transa geçmeye de sonra sonra şu dilimize pelesenk olan “ilham perisi” adı verilmiş. Ölüler arasında filozoflar, yazarlar, dönemin aydınları, diplomatlar vs. herkes olduğundan yer altına inip onları dinlemek, anlattıkları hikayeleri yeniden yazmak, unutulmuş gerçekleri gün yüzüne çıkarmak sanatçının yaptığıdır. Yalnız, bu “ruh çağırma” ancak kanla yani bir adakla oluyor, onlar da size hikayelerini anlatıyor, siz de bu hikayeleri yazıp sanatçı oluyorsunuz. Tanrım, artık “ruh çağırma” listemiz de bir hayli kalabalık, çok şanslıyız!

Romantiklerin dediği gibi sanatçı bu dünyadan sıyrılmış, adeta fildişi kulesine çıkmış, dünyaya ve insanlara oradan bakan biridir. “Üçüncü göz”e sahiptir,  buna “inward eye” yani içsel göz der Wordsworth. Aslında, iki kaşının ortasında bir gözü daha olduğuna inanılır. Hatta sufi geleneğinde de vardır bu. Dervişin gözünün içine değil, ilham almak için bakılacak yer iki kaşının arasıdır. Yani sanatçıya iki göz yetmez arkadaşım, dünya da dar gelir gördüğünüz üzere.  

Aslında geleneklerin içerisinde damıtılmış şekilde duran öyle çok pagan kültür anlayışı var ki fark etmediğimiz. En basitinden çocukken ki oynadığımız oyunlara bakın mesela, yahut yukarıda birebir bahsettiğimiz “ruh çağırma” seansı da bunlardan biri, fal da öyle ki çıkış noktası cadılarla ve büyücülerle başlamakta. Kısacası, batıl inançların çoğu pagan kültür geleneğinin birer ürünü ki Türklerdeki şaman geleneğini de hatırlayalım. Bu “ruh çağırma” geleneği bana bir zamanlar, sadece kızların, atraksiyon olsun diye gelecekle ilgili sorulara cevap almak umuduyla yaptıkları ruh çağırma seanslarını hatırlattı. Kimse ruhun geleceğine kıl kadar inanmazdı ama yine de o ortama girince “ya gelirse” diye düşünmüyor da değildik, çünkü bunlarla ilgili anlatılan hikayeler vardı dönüp duran. Yok, çok tıfıl da değildik, ballı süt içme dönemlerinin çoktan bittiği yıllardı. Hatırlıyorum böyle geceler bayağı cümbüş olurdu. 

Hatta gidelim. Sene 1900 küsür. Kızlar hem bir yandan ya gelirse diye ürkerek hem de bir yandan düştükleri komik hallere gülerek bir mum yakıp bir de kağıda kimin ruhunu çağırmak istiyorlarsa onun adını yazıp koyarlardı masaya, kahve yapılmazdı ama fincan kapatılırdı çünkü kimse kahve yapmayı bilmezdi. Gece yapıldığından bu sadece özel günlerde toplaşıldığında olurdu ve ortamı oluşturmak için ışıkları söndürmek ve bir masa etrafına doluşmak yeterliydi. Kızlardan biri beklenen ruhu, bas, akustik bir sesle dalgalandırarak çağırmaya başlardı. Bu dalgalanmaya ve  nefeslere dayanamayan mum aniden söner, her yer tamamen karanlık olur, kağıt oraya buraya kıpırdamaya başlardı. Mumun söndüğünü ve dumanın yükseldiğini gören herkesi, bir korkudur kaplar, en ufak tıkırtıda çığlık atılır, ödler kopar, adeta birbirine yapışılırdı. Sonra da “kızım geldi, valla geldi!” muhabbeti başlardı. Aslında çok ayrıntı var şimdi hatırlayınca, ama bununla yetinelim. Düşününce aslında küçükken oynadığımız böylesi oyunlarda bile -oyun değildi ama-  pagan kültürün izlerini görmek mümkün.   

Yani neymiş, sevgili okur?

“Edebiyat, yer altından not tutmakmış” diyerek son göndermemizi de yapıp bitirelim.

 Okura tavsiye: – Kitap mı yazmak istiyorsun, yap bir ölüler ülkesi…Sanatçı mı olmak istiyorsun, bir adet ilham perisi edin. Üçüncü gözün mü olsun istiyorsun, bir fildişi kulesi bul ve çık. Eğer hiçbir şey yapamıyorsan, otur sen de yaz böyle tuhaf bir yazı, olsun bitsin.



İlginizi çekebilecek başka yazılar

İlgili yazı yokmuş


“Ruh Çağırmadan Edebiyat Yapılmaz!” için 2 yorum. Var mı arttıran?

  1. suphi ceyhun | 5 Ara 09 (9:58)

    “Evet, ilk önce sözlü edebiyat geleneği hakim, çok uzun olduklarından ezberlenmesi kolay olsun diye şiir formatında ve ölçülü söylenen mısralardan ibaret bunlar. Her şeyden önce şiir vardı denmesinin sebebi de bu, ki nesrin çok sonra ortaya çıktığını biliyoruz. ”
    Bu kisim biraz ters olmus sanki, once siir varmis, niye?, ezberlenmesi kolay olsun diye, niye cunku uzunmus sozler
    iyi de ilk siir varsa vardir, ezberde zorluk cekilmez, siir gelistirilmez, sadece vardir. bir de ilk siir varsa, neye gore ezberlenmesi kolay?
    nesri hic denemeden siirin ezberlenmesinin kolay oldugunu mu anlamislar
    siir ilk once var ise direk o sekilde cikmis olmasi gerekir, herhangi bir amaci olamaz ancak “dogal” oldugu kabul edilebilir
    teleolojik diyorlardi, ne oldugunu anlamazdim ama galiba burda var biraz
    bir de biraz anakronistik mi ne?

  2. persephone | 7 Ara 09 (3:06)

    Suphi bey,

    İki gündür uzaklarda olduğumdan sorunuza ancak cevap verebiliyorum, mazur görün.
    Aslında bu konu biraz şaibeli olduğundan ki ben de yazıda çok fazla değinmek istemedim ama buradaki mantık sizin de kıyısından köşesinden değindiğiniz şu Aristo mantığı.
    Form der Aristo, bir şeyin o şey olmasına sebep olandır, çünkü o şey yapılmadan evvel ortaya çıkan “ereksel bir neden” vardır yani amaca yönelik, Aristo’nun dört nedeninden biri budur yani teleolojik olan- . buna heykel, testi vs. örneği verir, mesela çömlekçi testiyi yapmadan evvel bunun içine su konacak diye düşünür ve sızdırmaması için ona uygun bir formu ortaya çıkarır, yani bu form öylesine ortaya konmuş değildir, bu dönem şiirlerinde olduğu üzre. Bu, bahsettiğiniz gibi sığ bir doğallık değil yani.

    Mesela Beawolf’a bakın, üç bin mısralıktır, ama var olan o kahramanlığı anlatırken bunu elbette şiir olsun diye yapmıyor, sadece ritmin ve ses benzerliklerinin hem etki alanının daha fazla olduğunu görüyor sanki bir şarkı gibidir çünkü, daha çok hitap eder topluluklara ve dahi doğanın sesidir o ritim zaten, oradan almıştır bir bakıma -ki o ritme duyulan bir ihtiyaç da vardır insanda sürekli- hem de bir sürekliliği sağlamak açısından yani ezber derken kasıt, yaygınlaşmasını sağlamak ,bir yandan da akılda kalıcılık ve daha çok kişiye ulaşması. İlk şiirin olması, şiirin insanı etki altında bırakan ve doğal olana en yakın form olduğunu da gösteriyor böylelikle, ki epik bir dönemden bahsediyoruz, kahramanlıkları yücelten, bunlarla var olan, konuşur gibi de anlatabilirdi hikaye şeklinde ama destan bunlar, yani daha üst bir araca ihtiyaç vardı, farklı bir araca ki o yüceliği insanlarda uyandırsın.
    Daha fazla uzatmadan, bu dönemler dediğim gibi bir hayli şaibeli, bakalım çözmeye çalışıyoruz ama:)

Yorum yazmaca