Sakin Kafa Bey sağolsunlar, İbrahim Tatlıses örneği üzerinden, sanatçının “ufak dağları ben yarattım” duruşuna parmak soktu. Bendeniz de uzun zamandır bu mevzu üzerine düşündüğüm için, biraz açayım istedim. Zaten boş vakti bol olan bohem bir insan olduğum için de, paso düşünüyorum aklıma gelenleri. Nohut bilir. Neyse işte, sanatçı adamın, yahut mesela bir akademisyenin, televizyondaki kimselerin kibirli olması hususunda bir şeyler söylemek istiyorum. Zira bu mevzu da, halk masum, sanatçı bütün günahı üstlenen kimse değil bence. Yahut “halk seviyesi” denilen şey, illa ki bir seviye düşürme durumu değil. Çünkü en başından bu yana, hepimizin egosu var. Bu ego öyle bir şey ki, bireyselliğin dibine kadar dayatıldığı dünyada şiştikçe şişmekte sonuna kadar haklı ve meşru sebepler bulabilir. Bütün bunlara bakınca, “sanatçı kibri” ile “hepimizin egosu” çarpışıyor sürekli.
Ufuk Uras bir anekdot anlatmıştı. Metroda giderken, birisi yaklaşıp “Ufuk Bey, biz sizi beğeniyoruz lakin biraz halka inmeniz şart” diyor. Ufuk Uras da, “iyi de beyefendi, metrodayım zaten daha nasıl ineyim?” diye cevap veriyor. Haklıdır bir yönüyle Uras, “halka inmek” tabiri bizde hep yanlış anlaşılmıştır. Ulaşılmazlık meselesi, her daim halkın bahanesi olagelmiştir. Fakat, demokrasi denilen şeyin, yani bilginin artık herkesin ulaşabileceği bir seviyede yayınlanması meselesinin, aslında halkla aydının birleşebileceği bir nokta olarak algılanması, henüz ülkemiz için yenidir. Bizde hala “aydın” sözü muteber ve kayıtsız şartsız inanılan insandır. Bunda, milli gelir dağıtımındaki eşitsizlik kadar, eğitim alanındaki eşitsizlik de manidardır. Kimisi özel liselerde okuyup, eğitimini yurtdışında tamamlayıp ülkesine dönüyor ve gazete köşelerinde, televizyon programlarında ahkâm kesiyor, kimisi de televizyon başında yahut gazete elinde, adamın dediklerini hayatında ilk kez duymanın ilginçliğini yaşıyor.
Evet, demokrasi denilen şeyi ilk kez ilkokulda duydum, hatta “acaba kompozisyonu işsizlik üzerine mi, yoksa cehalet meselesi üzerine mi yazsam?” diyen sıra arkadaşlarım da oldu. Lakin, bütün bu kavramların çıkış noktalarını üniversitede gördüm. Şanslıyım zira okuduğum üniversite, meseleleri “bu, budur” gibi baskıcı bir şekilde öğretmeye kalkmıyordu. Şanssızlar hala ülkem üniversite öğrencileri, çünkü hala bir takım kavramları sloganlar ve özlü sözler üzerinden ezberliyorlar.
İşte bilgi uçurumu, insanların gözünde ciddi bir “aşılmazlık” mührü bırakıyor. Halk ozanlığının da mayası olan “halk bilgeliğini” neredeyse unutmuş durumdayız. Artık “halk efendiliği” gibi, popüler kültürün iğrenç bir yüzünü yaşıyoruz. Recep İvediği 4 milyon kişi izlemişse, “tartışma bitmiştir”cilik oynuyoruz. Fakat mesela bir sinema eleştirmeni çıkıp da teorik açıdan meseleye yaklaşsa bu kez aynı halk çıkıp “benim seviyeme in arkadaş” diyor. Oysa halk dediğimiz mesele de, belli bir seviyeye çıkmakla yükümlü insanlar topluluğu değil midir? “Eğitime fırsatım olmadı!” gibi bayağı bir mazerete sığınıp da, ciddi anlamda derdi olan bir sinemayı ya da edebiyatı görmezden gelmek, cehalet değil midir? Eğitimsizlik buna bahane midir?
Halk bu şekilde koşulsuz desteklemeye başlayınca hoşuna giden şeyi, İbrahim Tatlıses de tam olarak o halkın hoşuna giden müzik tarzı ile güçlendikçe güçlenecektir. Nihayet, halkımız kendi kafasını kuma gömdüğü için, İbrahim Tatlıses’e mahkum kalmak suretiyle onun egosunu şişirecektir. Kibrini besleyecektir. Sonuçta sanatçının halkın seviyesine inme meselesi, sadece sanatçıya bakan bir mesele olmamalı bence. Halk da bu arayı kapatmaya gayretli olmalı ki, sorun çözülebilsin. Hayatı boyunca teorik okumalar yapan, gece gündüz kitap okuyan bir akademisyen, bir gün “bu belediye başkanı da yiyor ama çalışıyor canım” şeklinde tepkileri olan sevgili insanlarına sırt çevirebilir muhakkak. Her ikisi de insandır nihayetinde lakin insan denilen varlık da dünyaya “ham” gönderilmiştir. En azından sanatçı gibi, insanın kendi varoluşuna dair, yaşadığı dünyaya dair dertleri olan insanlar bu hamlıkta biraz ilerlemiş sayılabilirler. İbrahim Tatlıses burada konumuz dışında. Onunki biraz güce odaklı, “ne oldum deliliği”.
İnsanların içinde bulundukları durumu kabullenme hastalığına tutulmuş olmalarını içine bir türlü sindiremeyen birisi olarak, sanatçının kibrini yahut halktan kopuşunu anlayabilmek istiyorum. Tek suçlunun sanatçı olmadığını vurgulamak istiyorum. Çıkış noktamın İbrahim Tatlıses olması, canımı sıksa da, yazmış bulundum. Halkın da, “bilinçlenmek” için bir reçete beklemeden kendi yolunu bulmak zorunda olduğunu biliyorum çünkü. Madem her insan bir alemdir. O alemin yıldızlarını keşfetmek de, o insana düşer…
bugün 0, toplam 6 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- sanatçı egosu
- sanatçı adamın













Son zamanlarda sitede okuduum en karmasik yazi..:)
şöyle bir baştan okuyunca, bana da karmaşık geldi. yazmasınlar efendim böyle yazılar!
(bkz. yazı, yorum ve yazar uyumu)
Çok beğendim güzel olmuş. Ellerine sağlık
uyku tutmadı,televizyon kanallarında gezinirken ibrahim tatlısesin konuk olduğu saba tümer’in proğramına takıldım.
proğramda eski şarkılarından liste yapmışlar, çoook uzun süredir ibrahim tatlıses şarkısı dinlememiştim.’bir tek dileğim var sen mutlu ol yeter’ ve ‘bir kulunu çok sevdim’ şarkılarını dinleyince ,16-17 yaşlarımı özlemle hatırladım.en çokda yorganı kafama geçirip gözyaşı döktüğüm anları..
ama ibrahim tatlıses ile ilgili gerçek fikrimi soracak olursanız,bence o adamda bariz bir kişilik bozukluğu var. konuşmaları,tavırları,kompleksleri, agresiflikleri,duygusal patlamaları…üzücü..
bence tedavi olması gerekir….
bu arada yazınızı çok beğendim.