
İlk olarak şuna açıklık getirmek gerekiyor; şiir sanatı “şiirsel söz söyleme sanatı” değildir. Modern dönemde şiir diyemeyeceğimiz ortalıkta dönen binlerce şiirsel söz, metin vs. sanat eseri olan şiirle kıyaslanamaz ve bunlar üzerinden şiirin varoluş süreciyle ilgili doğru bir yargıya varılamaz. Ve Yahya Kemal aynı zamanda poetikasında şunu da öne sürer: “Bizde kelimeleri şiir canlandırmış, nesir sadece kullanmıştır.” Çünkü şiir dile yeni imkanlar katar ve dili genişletir nitekim şimdiye kadar da öyle olmuştur.
Soyutlama ise, şiirin yaratımında girilen bir metamorfoz sürecinden öte değildir. Sanatçı eserini ortaya koyarken sanatçının iç realitesi, dış realiteye ağır bastığından, yaratım sürecinde malzeme olan “nesne” sanatçının ellerine teslim olur ve sanatçı onu kendi doğal ortamından soyutlayıp farklı bir realite içine koyar. Bu süreç nesirde ve nazımda aynı şekildedir. Şairin dediği gibi “ruhu üflenmemiş bir kadavra” gibidir bu aşamada ancak bu soyutlama aşamasında kalmaz kalırsa tamamlanmamış olur. Şair işte bundan sonra ona yeni bir gerçeklik katar, bir nevi bambaşka bir bağlam içinde yeniden diriltir. Yani aslında şiir bilinenin aksine soyut değildir bilakis somuttur ve sanat eseri olan şiirde bir konsensus sağlanmıştır ancak yine de herkesin şiirle kurduğu bağ, biriciktir. Bu yaratım bağlamında ise sanatçı yoktan var etmek değil “yaratıştan bir yaratış çıkarmak” durumunda.
Hikaye ve romanda ise önemli olan olay değildir, olaylar arasında kurulan o “sihirli” bağ önemlidir. İşte burada ne kadar realiteden söz etseniz de sanatçı önünde duran o realiteyi alıp yontar, yeniden şekillendirip giydirir bunu yapmıyorsa fotoğrafçıdan ya da röportajcıdan öteye geçemez zaten.
Şimdiye kadar hiçbir sanatçı ister resim ister edebiyatta olsun metafiziğe uzak durmamış, duramamıştır, e insanı anlatıyorken her biri, nasıl olsundur bu? Camus’ya tanrısız bir metafizikçi derler mesela ya da Kafka’da hep farklı bir metafizik derinlik vardır. Metafizik demişken, din ile sanat da elbette sürekli bir etkileşim içinde. Örneğin, hristiyan sanatında, sanat din için kullanılmıştır ilkin, sonra din sanat tarafından kullanılmaya başlanıyor ki zaten İncil de artık bir takım rahiplerin yazdığı şiirsel metinler olup çıkıyor. Tabi rahipler tarafından ortaya çarmıha gerilmiş bir Tanrı-İsa portresi çıkarılıp bunu insanlara kabul ettirmekte gecikmiyorlar. Mikelanjelo, Rafael, Leonardo gibi bir çok ressamın her biri bu Tanrı-İsa figürünü kendi düzleminde yorumlamış ve ortaya yüzlerce İsa tablosu çıkmıştır. Nerede ve nasıl bir gerçeklik aranmalı o halde? Bu tabloların hepsi de sanat eseri hükmünde değerlendirilir şuan. Yani işte bu da bir sanatın realiteyi nasıl tersyüz edip yeniden doğurduğunu gösteriyor en bariz biçimde. Dolayısıyla hiçbir sanat ister nazım olsun ister nesir yahut resim, salt bir realiteden beslenmez ve her sanatçı şüphesiz idealisttir de. Modern sanat açısından da sürrealist resimlere baktığımızda bu resimler soyutlamanın en uç noktasını temsildir, realiteyi bozmaktır elbet.
Dini temayı geçelim, her sanatçı da kendine böyle yeni bir gerçeklik yaratıyor ve bunu yaparken metafiziği kullanmadan, soyutlama aşamasına gelip herkesin gördüğü o somut ve bayağı gerçekliği öldürüp kendinde yeniden diriltmeden bunu yapmıyor. Pitoresk bir yaklaşımın bile gerisine bakıldığında şu motto hep geçerli “hiçbir şey göründüğü gibi değildir” aslında.
bugün 0, toplam 30 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- bir eserin yaratım süreci
- sanatta yaratım
- yaratım süreci
- yaratım ile ilgili şiirler
- yaratim süreci̇̇̇













e güzel de, ben “şiirsel söz söyleme sanatı” derken, şiirsel düşünüş, sanatın yaratılış sürecini etkileyen bir öncelikten bahsediyorum zaten. o nedenle şiirle ilgili yazdıklarımın senin söylediklerinle “doğrudan” alakası olmuyor. senin dediklerin bir anlamda şiir üzerinden bir açılma sağladı…
işte ben de o önceliğin yani “soyutlamanın” doğal bir süreç olduğunu ve burada kalmış bir eserin şiir olmadığını, bu sebeple materyalist bir algının şiirde ve bittabi diğer sanat dallarında da, “sanat” gibi bir mihenk noktası konduğu taktirde yer bulmayacağını söylemeye çalıştım.
materyalizmi böylesi içselleştirme ile reddetmek de nereden baksan enteresan :)
sanatın “bizce” algısından ziyade, üretim süreçlerinin zaman içinde ürettiği kaygılarla düşünürsek, daha farklı algılayabiliriz belki…
üçüncü yazıda bunlara daha ayrıntılı cevap vereceğim aslında marx-hegel arasındaki mevzu ile.
bir yanlışlık nedeniyle idealizm vs. realizm yazıları gitti… yakında yeniden yazarım belki; daha derli toplu. kusura bakmayınız… bu yazı da ortada kaldı :)
bunu da şutlasaydınız bayım:)
ya da ilk paragraf çıkarılırsa kalabilir de.