İnsanı, dört bir yanını saran şu kakafoni içinde ayakları türlü yerlere sürüklüyor, sürüklendikçe bir sebepler yumağı da çıkıyor karşımıza, bir de tevafuklar. Her birine selam ediyoruz geçerken, geçip gittiğimiz yerlerde bir şeyleri de bırakıp öyle devam ediyoruz yola, eksiliyor içimizden… Eksildikçe içimizde delikler açılıyor, eski yaraların kabuğu kalkıyor, sızıyor sürekli, şairin dediği gibi “ bir bardak su içsem şimdi, yaralarımdan dökülür” diyene kadar oluyor bu. Çünkü fehmediyor insan ve her kırıldığında “ gün ki yıkımlar günüdür, boştur ne söylesem şimdi” diyerek içindeki o hevesin yavaş yavaş yok olduğunu fark ediyor.
“Olgunlaşmak” diyerek, önümüze çıkıveren her güç duruma birer sebep olarak bakabiliyoruz. Ancak, olgunlaştıkça içimizdeki arada bir görünen “çocuk” da yitiyor ve aslında biz o çocuğu arıyoruz sürekli, çocukken ki o hem saflık derecesinde bir naiflik yani “koşulsuz inanma” durumunu, hem de açık sözlülük derecesinde bir sertlik, sivrilik yani söyleyeceğini “direkt söyleyebilme” durumunu. Şairlerin, insanın toplumun bir bireyi olması adına çocukluktan sonra gözümüze geçirilen o kuralcı, salt mantıkla hareket eden gözlüklerin dışına çıkmak için, hep çocukluklarına dönüp oradaki mantıksız ve sade gerçeklikten beslenmelerinin sebebi de budur. Bu sebepten şairler sadece oldukları gibidir. Çocukluklarındaki o “tam samimi” maceraya dönmek için nasılsalar öyle davranırlar. Dolayısıyla, şair yüzü görüp, şiiriyle herkesin farklı yoldan kurduğu o “biricik bağı” kurmak, “şair milleti” denilen o tayfaya yakın durmak da insana bunu fark ettirmeye muktedir.
Aslına bakarsanız, insan bir yönüyle de “çelişki” demek. Eğer ki tek bir kaynağa bağlanmadan, çok farklı kaynaklardan beslenmişse, içinde biriken o farklılık bir şekilde dışa sızmakta. Kimi bunu samimiyetsizlik olarak algılasın, kimi ise “deli” gözüyle baksın, meczup desin. Çünkü her daim oluşmaya devam eden varlıklarız, sinyallerimiz açık ve sürekli ekleyerek, eksilerek yürüyoruz. Ancak herkesin az çok belli bir hayat felsefesi vardır, kendi kaos dünyası içinde çok çelişse de bu “pergel” misalidir ve döndükçe insanlar “kendinle çelişiyorsun, ne dediğinin farkında değilsin, sen böyle değildin” gibi cümleler sıralarlar, hatta “dengesiz” diyebilirler. Her şey çelişiğiyle var zira, insan da kendi içinde parça parça ve bir bütün oluşturmaya kalkılınca sürekli bağlantılarda bir kopukluk, uyum sağlamada zorluk ortaya çıkıyor. Geçenlerde sevdiğim bir adam “acı, duygusal çelişki demektir” demişti, gözümün içine bakarak. Ortada duyguların sarpa sardığı çelişik bir durum vardır ve insan acı çeker. Şu sonuca varıyoruz, insan döndükçe hep acıya meyyal duruma geliyor ki, hiçbir şey acıtmıyorsa eğer Tao’cu felsefenin değindiği “ruhun yücelmesi” basamağına da ulaşmak mümkün değil demektir. Bu kaos içinde ayakta kalmak için yine de insanın ritme, ahenge, ruhu yükseltecek bir olguya ihtiyacı vardır. Katarsis etkisi yapan bir şiir, enstrümental müzik, iyi filmler, yahut bu bir kişi de olabilir, bunu bir ölçüde karşılayabilir.
Bütün bunlar oladururken, bu çelişik devinim içinde bir filozof, yanılmıyorsam şu saçlarını beğendiğim adam Schopenhauer idi, insanı iki şey kurtarır diyordu biri “uyku”, diğeri “kahkaha”. Uyku bilinçaltının açığa çıktığı evreler olunca, başınızı yastığa koyar koymaz film başlıyor aslında. Kendime bakınca en fazla üç saatlik bir uykudan bile gördüğüm rüyaların etkisiyle zıvanadan çıkmış gibi kalkıyorum sürekli. Film diyorum çünkü hakikaten filmin içinde yaşıyorum çoğunda ve rüyada dışarıdan kendimi izlediğimin de farkındayım. Size de olur mu bilmiyorum ama bu bozuk filmde, birden başka sahneye geçerken kendimi farklı bir yerde bulma durumuna rastlantısal değil de bir olay örgüsü olarak baktığımı da fark ediyorum, bazen sonuca da bağlanmıyor bu film, dayanamayıp sıçrayıveriyorum. Hayatta sonuçlandıramadığımız çok şey var zira, hatta bir yönüyle bakıldığında hiç biri kesin sonuç vermiyor. Schopenhauer uyku insanı kurtarır desin dursun, uyku çok daha karmaşık bir dünyaya belki de bir yönüyle içimizde var olan o kaotik dünyaya en fazla yakınlaştığımız yer. Rüyalarınızı bir kenara not ediyorsanız bakınca filmden kareleri hatırlamak kolaylaşıyor ve rüyada yaşanmış her şey gerçek hayatta yaşanmış gibi kalktığınızda bedeninizin ve kafanızın bir hayli yorulduğunu hissediyorsunuz. Saatlerce uyuyorum ama dinlenemiyorum diyenlerin tek derdi de bu. Gözünüzü kapadığınızda sürekli aynı gerçekliği farklı şekillerde yaşadığınız bir senaryoya dahil oluyorsanız ve bedeninizle birlikte kafanız daha da ağırlaşıyorsa, uyku insanı kurtarır mı sorusunu tekrar sormak gerekiyor. Ancak, herkes aynı düzlemde yaşamaz her şeyi ve her durum aynı etkiyi göstermez her bünyede, dolayısıyla bu sorunun cevabı da pek bir göreceli olabilir.
“Kahkaha” demişti bir de filozofumuz, insanı kurtarır. Geçici bir süreç, biraz avuntudur sadece. Çingenelere bakın mesela, en eğlenceli müzikler onlardadır, kahkahaları yeri göğü inletir çoğu zaman çünkü acıdan kurtulmanın yolunu onu hafife almakta, yok saymakta ve bu vesileyle ne kadar gerçekçi olmasa da, unutmakta bulmuşlardır. Oysa güler ve geçerler, yarın yine aynıdır ve hiçbir şey değişmemiştir. Bir de şöyle durumlar vardır, örneğin, mimikler hiç oynamasa da gözlerinizden akar ve biri dönüp baktığında ki anlaması için bakması gerekir, şaşkınlıktan dili dolanır. Halbuki gülersiniz sonra ona bakıp, ama durmaz gözleriniz hala. Çünkü gülmek sadece göz boyamaktır, mimiklerse hep Mona Lisa’ya öykünür, dudaklar gülerken bir yandan da çok güzel ağlanabilir. Bazen çok içten de gülersiniz evet, ama çabuk sönersiniz, bitiverir hemen. Mutluluk anlıktır çünkü. İnsanı kurtarır derken, aslında “kahkaha” da insanı sadece bir parça acıyla yüzleşmekten alıkoyar denebilir. Her neyse, bütün bunları düşünmeyin artık, şimdiye kadar Murathan Mungan’ın “içimizden eksildi” diyerek başlık attığı şiirini es geçtiğiniz gibi bu yazıyı da es geçinve sonra kahkahalar atmaya, uyumaya devam edin.
Çocukluğu da bir yerlerde bırakın ve kaçın. Büyük adam olun.
bugün 0, toplam 6 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- insanı hayattan iki şey kurtarır kahkaha ve uyku
- schopenhauer uyku
- bir bardak su içsem şimdi yaralarımdan dökülür gün ki yıkımlar günüdür boştur ne söylesem şimdi
- schopenhauer çelişik bir adam mı?













kahkaha atmak ve gülmeye birşey daha eklesem kabul eder misiniz bilmiyorum,bence monolog halinde konuşmanın,muhatab olmadan konuşmanın etkisi de biraz böyle tasvir ettiğiniz gibi. bir çeşit sarhoşluk hepsi..o yüzden durmadan konuşan ve gülen insanlar bana delirmiş bir topluluğu andırıyor en çok da. aslı erdoğan brezilya için sığlığın cenneti,adeta sanat haline geldiği yer diyor kırmızı pelerinli kent adlı kitabında. brezilyalılar buradan bakınca ne kadar da çingenelere benziyor. (böyle büyük genellemeler yaptığımdan ötürü Allah beni afftsin) öyle olunca, konuşmak,kahkaha atmak parça parça tüketiyor sanki insanı…çocukluk ölümsüz olunmadığının ayırdına varınca mı yitiriliyor sanki? çocuklar hep sonsuz yaşayacaklarını vehmeder hep zira… demek istediğim şu, insan ölecekse her türlü,çelişkisini aşmak istiyor..bir sanat eseri,bir güzellik bir aheng ise ölümsüzlük üflüyor ruhlarımıza…
est. ne demek..
iç monolog da dediğiniz gibi biraz, insanın ‘kendini’ muhatap kabul edip konuşması, içi çok kalabalıkken bilhassa…çocukluk ve ölümsüzlük de citizen kane filminin sonuna kadar çözmeye çalıştığı “rosebud” gibi..