Yalnızlık mevsimidir sonbahar, yeryüzünün çırılçıplak kaldığı, yağmurun ıslattığı mevsimdir. Benim doğduğum mevsim, belki de bundan çok benimsedim Eylül’ü, kendime benzettim. İki gün sonra doğum günümmüş- ben ortalardan kaybolayım en iyisi diyorum, sabah çıkıp akşam döneyim- . Doğum günü kutlamalarını sevmememin nedeni de bu belki, ben de çağrıştırdığı tek şeyin yalnızlığımın ilk günü olması, ağladığım ilk gün. Anne karnından kopup dünyaya gelen bebeklerin de sadece bunun için ağladığını düşünürüm bazı bazı. Göbek bağının kesilmesiyle ayrılığı ilk tattığımız, yalnız kalma korkusunu duyup ağlaştığımız ilk gün. İnsan ilk önce ayrılığı tadıyor öyleyse, ilk gözünü açtığında. Ne tuhaf! Oysa yeni doğmuş bir umuttur çocuk, yepisyeni.
Atatürk havalimanına bakan bir balkondaydım birkaç gündür, sırtımı buz gibi duvara dayayıp ayaklarımı uzatmış balkon mermerine, tepemdeki ay’ın kıskançlığını okurken, uçakların her kalkışta içimde bir şeyleri eritmesine göz yumuyorum, o gürültüyü rock bir parça dinler gibi dinliyorum, galiba arada bir saçmalıyorum, ‘içimde bir İstanbul var’ imiş, sevgilim okur, bugün daha iyi anlıyorum – sevgilim dünya! der gibi oldu bu sanki, ama pek de güzel oldu -
Gecenin bilmem kaçıncı yarısı, karşımdakiyle, Oz derim ben ona arada bir, uçaklardan vazgeçip gerçeğe dönüyor ve kuşlardan muhabbete başlıyoruz. Kuşları diyor, kendilerine alıştırmak için kanatlarını bağlarlar, (hatta kaçıp gitmesin diye bazısı makas atar kanatlarına, bir süre sonra kanatlar uzar, eski haline döner) bir hafta olmadı iki hafta, sonra bantları açtıklarında kuş, kabarıp kalkmış kanatlarını gagasıyla bir bir düzeltir ve küçük küçük sıçramaya başlar. Kuşlar da unutursa uçmayı, özgürlük neyimize diye düşünmeye başlamışken, içimdeki sesi duymuş gibi, ne kadar bağlarsan bağla kuşlar unutmazlar elbet uçmayı, senin bisiklet sürmeyi unutmadığın gibi, ama bağlandılar mı birine bırakmazlar, bağlanmıştır bir kere, döner yine sahibine, deyiveriyor.-Hatta bir arkadaşının aynı kuşu dört beş kez götürüp sattığını ama her defasında nasıl geri geldiğini anlatıyor, sen vazgeçsen de o vazgeçmiyor yani – Aslında özgürlüğünü bir kere çaldıysan bir daha istese de ilk günkü kadar özgür olamaz, o küçücük kuş beynine işlenmiştir bir kere, döner dolaşır yine bağlayıcısına geri gelir. Posta kuşları vardır mesela, bunları Allah’ın dağına da bıraksan yine gelir bağlayıcısını bulur.
Birine bağlanmak da böyle bir şey midir acep? O, biri, farkında değildir belki hiç, ama öyle bir bağlamıştır ki kendisine seni. Bantlamıştır bütün algılarını, artık düşünce çemberin onun etrafında dönmeye başlar her konuda, ne kadar bantların açılırsa açılsın, ne kadar uzakta olursan ol düğümlenmişsindir bir kere, ki zaten sen uzağı seversin, uzaklığı da hakeza, çünkü bilirsin ve anlarsın neden İsmet Özel, ‘Yargı kesin: Acı duymak ruhun fiyakasıdır.’ diye ağız dolusu bir laf etmiş. Ya da ‘Acı çektim, sadece acı çekememekten ötürü’ diyen Bukowski’nin de derdinin büyüklüğüne tam da bu anda eyvallah dersin. Hatta, Dostoyevski’yi de bunun için seversin, ‘acı’dığı için, ‘acı’ttığı için, ‘İnsanın ruhunu yücelten bir acı, ucuz bir mutluluktan evladır.’ diyebildiği için. Kuşlar da ‘acı’yorsa uçarken, ne de çok ortak yönümüz var diye düşünmeye başladım, sevgilim okur… Kuşlara özendiğim vakiydi bir zamanlar ama artık gökteki süzülen kuşların kanatlarını da kesik kesik görmeye başladım. Oz, ne yaptığının farkında mısın kuzum, şu halime bak!
Sen de kanatları yeni açılmış kımıl kımıl eden bir kuş gibiyken, ne kadar özgürlüğün olursa olsun kalbe giden dosya gönderimi tamamlanmıştır bir kez, ne yapıp edip döner, elbet bir gün bulursun bir yerlerde bekleşen bağlayıcını, ‘ayna’nı, yani ‘aynı’nı… İçine duygu katılmamış bir gözle bakıldığında, –nasıl oluyorsa bu, herhalde boş bakmak deniyor buna, şu tramvayda ya da otobüste kafamızı cama dayayıp seyre dalma durumu- aslında bağlandıkça da bir parça yalnızlaşırsın, kendine yabancılaşırsın, tanıyamazsın, değişirsin, bu mümkün.
Bunları konuşurken diyor Oz, üstüne üstlük şu ‘Sonbahar’ filmini de sıkıştırmışız ya araya, izleyivermişiz pattadak, ne iyi etmişiz, hatta her Eylül başlangıcı yapalım bunu kuzum, hani senin şu dondurup dakikalarca izlediğin o bakış var ya filmde, kızın eli adamın yüzündeyken, sadece onun için bile izleyelim. Ama sen filmin oyuncularını görünce bir şeyler geveledin ağzında, kendi kendine sayıklamaya başladın falan..?
Bendeki bu tutarsız akıl, yine kimi, kime bağladı kim bilir? Bırak bende kalsın, diyorum. Biliyor musun, bugün hani şu benim, sesini benden başka kimsenin hiç duymadığı, içten bir hisle çaldığını hissedip baktığım telefonum var ya, titredi (valla!). Bir haftalık bir Yeşilırmak gezisi, evet dedim gidelim tabi, hem de bir an önce, filmdeki kartpostal gerçekliğini yaşayalım azıcık, o fotoğraf karesine ben de gireyim, hatta belki film de çekeriz, şöyle sessiz, ıslak bir film… ‘Sonbahar’ filminin üzerine, cama bakıp ilk yağmuru görünce keyiflendiğim sonbaharda, doğduğum mevsimde, Eylül’ün şu ilk demlerinde, ne de güzel geldi bu teklif bana bir bilsen, hazır ben çantamı kapıp Karadeniz turu diye tutturmuş, yanıma da kimseyi bulamamışken. ‘Ellerimizin büyük boşluğu’ na bakıp, “burası dünya ve biz artık çok sıkıldık” diyen Mevlana İdris’e de sözü çoktan devretmişken ve “Yaşamak deriz –Oh, dear- ne kadar tekdüze” diyen İ. Özel’i de bedenimin tatilde olup, aklımın bana kazık attığı şu günlerde haklı çıkarmışken.
Biliyor musun Oz diyorum, okul da erken açılıyor bu sene ve uzun da bir tatil geçti ama her zamanki gibi benim yine şu beklediğim ‘tatil’ zamansız geldi. Yine de ben bu fikre hep hazırdım zaten, sorun yok, okula kaydımı basıp gidiyorum, bilmem kaçıncı planda kalmış okulu şuan itibariyle son plana atıyorum, azıcık beklesin, beklesin azıcık. Alıştığım gibi, suyun ve ağacın yeşiline bakıp ‘Romantizmin yeniden keşfi’ ne çıkacağım diyorum ve devam ediyorum,
hem zaten ben sonbaharda doğmuş biri olarak
hep uzaktan sevmeyi hep uzağı sevmek sanarak
varıp gidip bir şeyh efendinin elini tutmadım mı
bir kaşık, bir çorba, yeterince ritmik yeterince tok
ve esnaftan biri olan babam bana hep romantizmi öğretmedi mi**
Olur tabi seninle de gideriz, ‘Romantizm’i dağda bayırda, havada suda arayıp buluruz, bulur getiririz İstanbul’a, bu mümkün.
( *’yalnızlık mevsimi’ adlı şarkıdan.**Kurtarıcı hükmünde bir ‘İsmail Kılıçarslan’ dizesi )
bugün 0, toplam 33 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- sonbahar ve yalnızlık
- yalnızlık ve sonbahar
- yalnızlık ve sonbahar resimleri
- yanlızlık
- yağmur ıslattı













Hos ve ‘dolu dolu’ bir yazi olmus persephone…eline saglik.
teşekkür ederim efendim, teveccühünüz:)
“yalnızdım seni düşündüm,seni düşündüm yalnızım”
yalnızlığı anlatan en güzel söz sanırım.
bu yazıda yalnızlığı çok güzel anlatan bir yazı olmuş.kendimi buldum :) uzaktaki sevdiceği buldum o beni bulamasa da :D
“Kurtarıcı hükmünde” Şair Kılıçarslan
“varıp gidip bir şeyh efendinin elini tutmadım mı” demiş,
biz ne zaman tutucaz!!