Değişik gazete ve dergilerde “genç yazar” keşfetmeye yönelik bazı girişimler yer alıyor. “Yazılarını gazete ve dergilere göndersene…” diyenlere sık rastladığım için hayatımda, bu girişimlerin bir alıcı-satıcı diyalektiği içinde ilerlediğini biliyorum. Çok eskiden Hıncal Uluç’a bir mail atmıştım. İnterneti ve mail iletişimini yeni keşfediyordum; ortaokul sıraları. Ertesi hafta benim mail’ime doğrudan değil ama dolaylı bir cevap vermişti köşesinde. Belki mail’imi okumadı bile, zaten yazacaktı. Ancak beklediğim heyecanı yaşayamadım. Zaten kısa süre sonra Haşmet Babaoğlu ile aramızda geçen tatsız mail’leşme, hoşuma giden bir romanın yazarına gönderdiğim mektuba aldığım harikulade cevabı bile gölgedi. Gazete ve yazarlara mektup/mail gönderme işine “küstüm!”
Gazetede “yer” edinmek veya bir dergide dikkat çekmek, pek çok gencin hayalidir herhalde. Bir nevi “genç cevherler” de buralardan çıkacaktır diye ümit edilir. Hatıralarından okuduğuma göre, eskiden daha münbit (verimli) arazilermiş buralar. Ancak şimdilerde öyle yerlerden çıkan “genç” kitlenin pek de dikkate şayan olduklarını söyleyemem. [Yazar burada kendisinin de genç olduğunu hatırlayıp, 'aman neyse' diyerek yazıya devam etmektedir.] Eğer dikkatlice takip ederseniz, gençlere imkân sunulan bu lokallerde gençlerin hiç de “genç” gibi davranmadıklarına şahit olabilirsiniz. Öyle didaktik, öyle “bilgiç” şeylerdir ki okuduklarınız, sanırsınız yılların tecrübesi bunu yazmaya itmiş müellifi (yazarı).
Oysa ki, “genç” bir insan kalemi eline aldığında daha çok soru sorar, en başta kendisi ve çevresine dair gözlemlerle işe koyulur, bilgi ve birikim konusunda kendini ispat çabasından uzakta, daha enerjik bir metin kaleme alır diye düşünür(d)üm. Lâkin bizde her mikrofonu eline alan, önce toplumsal bir “ütopya” şerh ettiği için, yazı alanına sıçrayan her türlü imkân da bundan nasibini alıyor maalesef. Eğitim sisteminden bakiye böyle bir üslubun gelişmesi beklediğim şeydi, hele ki ukala ukala konuşan çocukların Youtube’da tıklanma rekoru kırdığı ülkemizde, didaktik söylemin yüceltilmesi de olmazsa olmazdı. Hatırlar mısınız, bir zamanlar sürekli televizyona çıkan, bilmiş bilmiş konuşan, “görüşüne” başvurulan bir “harika çocuk” vardı. Kimbilir şimdi nerede, ne yapıyor?
Bu didaktik üslup, -meli -malı eklerinin arkasındaki pratiği de ele veriyor bence. Genç insanların daha fazla hata yapıp, daha çok öğrenmesini öngören ben, o didaktik ve destansı anlatımın ardındaki “genç” adamın, gerçek hayatta ya oldukça “çiğ” yahut alabildiğine “kusurlu” olduğu kanısındayım. Nereden biliyorsun, diye soracak olursanız, cevabım nettir: Kendimden! Ne zaman ağır konuşmaya, iri iri laflar söylemeye, kesin ve net bilgiler sunmaya kalksam, Bülent Ecevit’e ait şu şiiri hatırlıyorum; “Öyle koyuldu ki söylence / Kendimi tanımaz oldum ben bile”
NOT: Girişteki fotoğrafı www.gencdergi.com isimli siteden (ç)almış bulundum.”(ç): her hakkı herkese aittir” (güzel fikir aslında…)
bugün 0, toplam 8 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- didaktik metni
- fotograf@gencdergisi com
- nerde simdiki zamani gencleri eline mikrofon alan yorum













“insan yaşlandıkça aşksızlaşır, yazdıkları didaktik olur” diyordu biri, ama gençler de bu tutkuyu bir şekilde öldürdü herhalde ki, yaşlanmaya kalmadan da didaktik yazabiliyorlar, ne diyelim büyük marifet:)
bu sadece aşksızlaşma değil; kaç insan var ki aşkını herkese gururla göstereceği bir elbise gibi üzerinde taşıyacak kadar vakur? (vakur: tdk’da “ağırbaşlı” ve “onurlu” demiş. ikisini birleştirince ancak vakur çıkıyor bence de.)
buradaki aşksızlaşmak derken kasıt, karşı cinse duyulan aşk değil, yalnızca insanın içindeki yaşamaya değer tutkuyu ve heyecanı öldürmesi. çünkü zaten insanı hep o tutku didaktik değil de “dogmatik” kılmıştır şimdiye değin.
ben de aslında bu “aşk”ı ideal olarak görmüştüm. idealist insanların dışarıdan gelen baskılara daha çabuk boyun eğdiğini, bu bağlamda mahalle baskısının daha net ortaya çıktığını falan… (öyle laflar ediyorum ki her yöne kıvrılabiliyor. ertuğrul özkök gibiyim maşallah :))