Aristo’nun şehri (polis) şimdiki haliyle bir çeşit kasabadır aslında. Antik Yunan’daki şehir devletlerde, bugünkü anlamda bir şehirlilik yoktur. Yine de kendi devirlerine göre, köylerden farkı ticaret, şehirler/uluslar arası iletişim ve işlenmiş bir malzemeyi ikinci kez işlemeye dayalı bir üretimdir çoğunlukla. Bunu, bugün de yaşadığımızı söylemek mümkün. Güncel Marxistler’in pek sevdiği şekilde söylersek; “Geç Kapitalizm” bir de buna ‘finans’ denilen meseleyi ekleyerek, para üzerinden para kazanma ve üretimin ‘sanallaşmasına’ yol açmayı eklemiş. Bütün bunları düşününce, “şehir” Faust’ta Goethe’nin şeytanla özdeşleştirdiği bir olguya doğru gidiyor. Nasıl ki Fransız köylülerinin savaş açtığı aristokrasi aynı zamanda kültür ve sanatı motive ediyordu; şehir de öyledir. Ruha hitap eder…
Devil’s Advocate (Şeytanın avukatı) filmini seyredenler, Al Pacino’nun oynadığı şeytan karakterinin en önemli meziyetini bilir: İnsanın ruhuna hitap edebilmek! Tarihsel bir arkaplanı var yani şehirdeki “fısıltıların” aslında şeytanla özdeşleştirilmesinin. Zaten Marx’ın ütopyası olan komünizm de, pek de şehirli bir görüntü çizmez. Lakin, o dönemde şehrin Sanayi Devrimi sonrası şehir olduğunu belirtmek gerekir. Misal, Aristo da şehirden yanadır ve felsefe şehirde gelişmiştir; fakat faize karşıdır muhterem.
Şehir kültürünün “şeytan” ilan edildiği yerde, masumiyetin yekpâre biçimde taşraya itilmesi de kaçınılmazdı. Mesela bir alışveriş merkezine doluşmuş binlerce kişi birbirini tanımıyorsa ve bu atomik-bireye evrilmenin bir koşuluysa, taşra bunun tam tersiydi. İnsan, ilk elden üretim yapıyordu öncelikle. Yabancılaşma etkileri minimum hissediliyor, deniyordu. Modernizm ve ruhta açtığı yaraları tedavi etmek, taşrada mümkün olmalıydı. Ancak bu, tek yöne bilet almak gibiydi. Taşraya gidip orada “huzur” bulan bünyenin orada ne yapacağı, oradan döndüğünde ne yaşayacağı ya da dönüp dönmeyeceği pek üzerinde durulan bir husus değil.
Taşranın beklendiği gibi olmadığına dair erken Cumhuriyet romancılarından iki örnek vardır: Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Orhan Kemal. Şu sıralar Kanal D’de dizi olarak da yayınlanan Hanımın Çiftliği ve benzeri birkaç romanda Orhan Kemal, taşradaki insanların hiç de “mazbut” bir yaşam sürmediklerini, şehirdeki entrika, kötülük ve kopukluğun farklı biçimlerde kendini gösterdiğini anlatır. Yakup Kadri’nin çöküşü daha ideolojiktir. Köylünün “milletin efendisi” olamayacak kadar Yunan Mitolojisine uzak olduğuna üzülür mesela Yaban’da. Köylünün cahilliği ilk kez bu kadar net fark ediliyordu.
Bu sefer şehrin ya da merkezin efendileri farklı bir kod geliştirdi: Feodalite. Buna göre, köydeki pre-modern (modern öncesi) yaşam biçimi, insanların “birey” olamayışı, üretim mekanizmasının şekillendirilmemiş olması, köylüyü “geri” bırakıyordu.
Peki köyden şehre gelenin sıkıntısı? O daha fena işleniyordu aslında. Sanki taşrada hiç fırsatçılık yokmuş, orada gayriahlakî durum hiç vücut bulmamış gibi şehre adımını atanın “kuzudan kurda” geçiş süreci aktarılıyordu. Bir yönden “ileri” giden bünyenin, bir başka yönden “geri” gidişi resmediliyordu. Şehrin gayriahlâki, itibar edilmez, insanı insanlıktan uzaklaştıran gibi sıfatları her daim olmaya da devam edecektir. (Bu arada Mehmet Altan’ın “Kent Dindarlığı” kitabını tavsiye ederim.)
Yazı uzamış farkında olmadan… Daha önce pek çok kez söylediğim şeyi bir kez daha söylüyorum: İnsan her yerde insandır. Önce ve bizzat. Ardından koşulların başkalaştıran etkisi gelir; günah aynıdır, sadece biçimi değişir.
bugün 0, toplam 5 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- goethe şeytan var olmadığına inandırması
- şehir ve köy













“şeytanın en önemli meziyeti”, kendi yokluğuna inandırmak, değil midir:)
pazartesi’leri size yaramış :))
o özellik bizzat şeytanın avukatı’ndaki bir replikten öğrenildi:) pazartesiler yaramaz mı, diğer bütün günler gibi onun da katkıları var elbette:)
“şehir” genelde modern romanlarda insan bilincini simgeleyen bir metafor olarak kullanılıyor ve her şeyiyle bizimle birlikte akan bir “bozbulanık çeşme” gibi. ama taşra daha çok gizemli, ne olacağını önceden kestiremediğimiz böyle karanlık bir tarafıyla aklımda hep. yani şehir tüm renkleriyle ortada, ama sanki taşrayı gidip keşfetmek gerekiyor bizzat görüp, içine girerek. yoksa hiç bir şekilde kollarını açmıyor, saklıyor bütün gizemini.
replik “Şeytanın Avukatı”nda değil de “Olağan Şüpheliler”deydi sanki.
aslında replik değil o da, filmde şeytan’ın (Al Pacino) konuştuğu kadınların ruh halidir o biraz…
olağan şüpheliler’deki dialog şöyleydi yanlış hatırlamıyorsam:
dedektif, gözaltındaki aciz verbal kint’e (kevin specey), kaiser soze’yi neden vurmadığı ile ilgili sorular sorar. kint de soze’nin şeytan olduğundan bahisle “şeytana arkasından nasıl ateş açarsın. ya ıskalarsan?” der.
şeytanın en büyük oyununun, kendi varlığını unutturması bilgi/vurgusu şeytanın avukatı’nda yapıldı gibime geliyor hâlâ:)
yüksek müsaadenizle:
“Who is Keyser Söze? He’s supposed to be Turkish. Some say his father was German. Nobody believed he was real. Nobody ever saw him or knew anybody that ever worked directly for him, but to hear Kobayashi tell it, anybody could have worked for Soze. You never knew. That was his power.
—The greatest trick the Devil ever pulled was convincing the world he didn’t exist.—”
kaynak: http://en.wikiquote.org/wiki/The_Usual_Suspects