ÖN-Not: Bu yazı şu sıralar tatil yapmakta olan Nohut’a ithaf edilmiştir. Konuyla alakası pek yok kendisinin de, kıskanıyorum arkadaş.
İnsanlar genellikle yaptıkları işten rahatsız. “Mutlu çalışan” diye bir şeyden bahsetmek zor çoğunlukla. Bunda nelerin etkili olduğu başlı başına bir araştırma konusudur da, ben yine de üç beş kelam edeyim diyorum. Bunun tatil ile ne alakası olduğunu ise başka bir boyutta incelemeye gerek yok: Eğer insanlar tatili bir “çözüm” gibi görmeye başlamışlar ve düzenden kaçış olarak görüyorlarsa bir şeyler yanlış gidiyor demektir.
Bir kere, insanlar lisede aldıkları eğitim ile ancak ÖSS denen sınavı atlatabiliyor. Ondan öncesini hiç hesaba katmak istemiyorum haliyle. Üniversite’de ise “kendini aramak” denilen oyunu sahneliyoruz. Hamlet’in bir başka versiyonu da olabilir bu. O kadar trajik ki, lisans hayatında alınan eğitim bize “ne olmayacağımızı” anlatıyor daha çok. Hâl böyle olunca, “ne iş yapacağım?” sorusu güncelliğini her devirde koruyor. Tabi kendine yol çizen, “kişisel gelişim” canavarları başka hikaye.
İnsanlar “meslek” konusuna “para kazandıran yer” olarak bakmakta ısrarlı. Bu bir anlamda doğru evet; fakat insanlar kendilerini tanımlarken bu mesleği değil, bu meslekten kazandıkları para ile yaptıkları diğer işleri kullanıyorlar daha çok: Ev, araba, statü… Hal böyle olunca, meslek “angarya” haline dönüşüyor. İdealizmin çok öncelerden bu yana sekteye uğradığı muhakkak, fakat artık insanların bir “hedef” belirlediğinden şüphe duymaya başladım.
Şimdi tamam “hedef” gibi soyut bir kavramı, hayat kadar diyalektikten ve akıldan uzak bir “ihtimaller yumağı” içine yerleştirmek zordur. Ancak bu acayip yumağın içinde kedi gibi değil, insan gibi didinmek de yine şair’in -pardon- insanın elinde (şarkıya gönderme yapmak değildi niyetim de bir an boş bulundum). Meslek de aslında bunun en net dönemeçlerinden birisi. İnsanın “yetenekli” olduğu alanda kendine sosyal olarak yer açmasını öngören bir mekanizma (ideali bu tabi). Fakat yukarıda da bahsettiğim gibi, sistem idealden sürekli uzaklaştırıp, tipik bir “fırsatçı” mantığına iliştiriyor bizi.
ÖSS neticelerine bakıp da herkesin “tıp” dediğini görünce, bende bu his oluştu mesela. Eminim ki, çok sayıda öğrenci “garanti meslek/garanti para” denkleminden yola çıktı. Hayatta “asil yetenekleri” bu değil muhtemelen. Tıp ilminin temelinde yatması gereken “ötekinin varlığına ilişkin bir hassasiyet taşımak” da bu denklemde pek yer almıyor gibi. Bu bir genelleme değildir yine de.
İnsan “kendi”ni işinin dışında bırakınca da haliyle “tatil” denilen şey, bir anlamda “kendine gelmek” oluyor. Fakat tatilin şüpheli tarafı şu: Kendine geldiğini zanneden bünye aslında “kendi”ni askıya alıyor. Gezip, tozup, eğleniyor… Tatil olarak “kendini arama” seyahatine çıkıyor mudur kimse? Belki.
Nihayet ortada “yabancılaşma” var. Marx bir kez daha haklı. Kendine, mesleğine ve varoluşa karşı yabancılaşma. Hem de bilerek ve isteyerek. Yükü sadece sisteme atmak, “hedef” denilen o kahredici ama mutluluk verici şeye bulaşmamak, nihayet hayatı hep “kaçamaklar” içre yaşamaya uğraşmak… Yabancılaşma.
bugün 0, toplam 3 defa okundu...













tebik ederim ayasophia 100. yazını yazmışın allah devamını getirsin…:)
şaka maka “dalya” dedik :)
(not: bu espriyi literatüre kazandıran buğra arkadaşıma teşekkür ediyorum)
(not2: “dalya” dedikten sonra benden bahset diyen buğra arkadaşıma da teşekkür ediyorum)
(not3: dalya ile ilgili “link”i vermediğim için kendime hatırlatma notu olsun bu da…)
“kendini arama seyahati”
kendini arayan adam gibi..
neyse ki ‘hayat koçları’ var(!) hepten unutacağız kendimizi!!