Televizyon izlemeye ne zaman başladım hatırlamıyorum. Fakat henüz uzaktan kumanda icat edilmeden önce, yani “oğlum kalk da bir kanalı değiştir” denildiği zamanlarda, hatırlıyorum evde bir televizyonumuzun olduğunu. Sıklıkla izlediğimizi. Doksanların ikinci yarısında da galiba, uzaktan kumandalı olanından almıştı babam eve. Teknoloji konularına doğuştan yetenekli olan abim de hemen kanalları kurcalayıp kurmuştu televizyon sistemimizi. Birinci kanalda TRT1 olurdu, sonra sırayla TRT’ler devam ederdi. Beşinci kanal, StarTV oldu sonra. Altıncı kanal da haliyle, Kanal6. Bu sıralamaya, yedinci sıradan ShowTV girdiğinde, Türkiye’de bir şeyler değişiyordu da kimseler farkında değildi sanırım. Bizim televizyonun Sekizinci kanalı bir zamanlar HBB idi. Farklı ve kendi şahsına münhasır bir kanaldı kapandı sonra. ATV ve KanalD’nin dokuz ve onuncu kanal olması da 90′lar henüz bitmemişti ki vuku buldu.
Bu tarihsel sıralamayı hep önemli bulmuşumdur, kafamda televizyon meselesini çözümlerken. Bir anda ve o kadar hızla arttı ki evimize girip çıkan program ve insan sayısı, artık takip edemez haldeydik. Türkiye televizyonları hızla gelişirken, tabi Kablolu Yayın veya Uydu yayını sayesinde yabancı kanallar da misafirimiz olmaya başladı. MTV, gençlerin müzik piyasasını geri dönülemez biçimde etkilerken, EuroSport ile artık dünya sporunu izleyebiliyorduk. RTL’i, Almanca bilmediği halde izleyebilen bir kitleye dönüşmüştük. BBC’de yahut CNN’de haber görüntüleri izleyip, dünyadan bîhaber kalmamaya gayretliydik. Ülkemiz, Soğuk Savaş’ın ardından kapitalizm ile tanışmaya devam ederken, değişiklikler tahmin edilenden daha hızlı olup bitiyordu. Televizyonda artık Brezilya dizileri, diğer Pembe diziler, müzik programları, sabah şekerleri, ucuz Amerikan filmleri, yabancı şovlardan kesitler, ‘talk show’lar, şaka programları, yarışma programları, belgeseller, açık oturumlar… ve daha nice konsept gözümüzün önünden ışık hızıyla geçip gidiyordu.
Bütün bunların hayatımıza nasıl etkiler bıraktığını saptamak için önce enkazın kaldırılması gerekir sanırım. Enkaz, toplumsal dönüşümlerde izlenebilir ancak. Televizyon sadece zarar vermedi elbette topluma ama, yaşattığı bir travmadan bahsedebiliriz. Özellikle, bugünlerde televizyonların fenomeni haline gelmiş, diziler ve şov programları üzerinden de olsa, bir değişim sürecine bakmakta fayda var. Şimdi benim yaşıtım olan nesle sorsak herhalde, Süper Baba efsane bir dizidir. Sıcak Saatler, ilk aksiyon dizilerimizden, Deli Yürek ilk mafya klasiğimiz ve Tatlı Kaçıklar da ilk sit-com komedi türümüzden bir örnek olarak akıldadır. Şimdilerde o kadar çoğaldı ki türler ve dizi çeşitleri, hangi kanala elimizi atsak, birazcık drama, ucundan bir komedi, olmadı hafif gerilim ve polisiye, ama illa ki bir aşk dizisi bulmak kolay. Televizyonun izlenilip geçilen bir alet olmasından dolayı da, “pür-dikkat” seyirciye tahammülü yok bu dizilerin. Toplamda kırk dakikalık bir konu, iki saate yakın bir sürede, yavaş yavaş, hani çay arası çerez kıvamında, yahut yemek yerken bir yandan dinlenebilecek bir durumda veriliyor ekranda.
Her şey yüzeyselliğe hapsedilmiş durumda bir bakıma. Şov programları, hani gavurun “reality shows” dediği hadise de bu bakımdan, oldukça içler acısı. Ekranlarda “insanlığından çıkmış” halde bulunan bir takım yarışmacıların yahut sosyal deneklerin, değişik ceza-ödül çizelgesi gereğince, adeta kukla gibi oradan oraya oynatılması da, sanırım durumu özetler. Burada sıkıntılı olan şey, ekrana yansıyanların “gerçek” olmaması en baştan. Fakat bu “sahteliğin” gerçekten daha da gerçekmiş gibi lanse edilmesi de cabası. Türkiye’de yaşayan ev kadınlarının pek çoğunun televizyon dizileri yüzünden, kurgusal duygular içinde hapsolduğunu ve gerçeklerle bağlarının giderek zayıfladığını biliyor muydunuz? Yazılmış senaryoların, gerçek hayattan daha da gerçek olarak, ama daha da yüzeysel olarak ortaya konması da insanların “yeterlilik” çıtasını iyice düşürmüş durumda. Filmlerdeki yahut dizilerdeki gibi bir aşk yaşamak, oradaki gibi sevgili olmak, yahut aile bağlarını oradaki gibi kurmak artık yeterli hale gelebiliyor.
Neticede, amacı para kazanmak olan bu yapımların, bir yerinden acayip zarar verdiklerini söylemek zor değil. Televizyonun, ailenin baş misafiri olarak her gün, aşağı yukarı her evde izleniyor olması da, bu zararın ne kadar yaygın olduğunun bir göstergesi. Böylesine önü alınamaz hale gelmiş bir aletin de, toplumsal anlamda bu kadar kabulle karşılanıyor olması daha da içler acısı. Hani diyoruz ya, “isyan edelim” bir şeylere… İşte önemli bir nokta, önemli bir hedef. Televizyon dünyasının acayipliğine dair iki güzel filmle baş başa bırakıyorum sizleri: İlki “Confessions of a Dangerous Mind”; sıra dışı bir televizyon yapımcısının hayatını anlatıyor. İkincisi de “Man on the Moon”, Jim Carrey’in canlandırdığı ve Televizyon tarihinin en orijinal karakteri olan Andy Kaufman’ın hikayesi. Bizdeki kısa televizyon tarihi ile, ABD örneğini paralel gözlemleyebilmek için güzel bir fırsat.
bugün 0, toplam 138 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- türkiye\de televizyonun tarihçesi
- turk televizyon tarihi
- türkiyede televizyon tarihi
- türkiye televizyon tarihi
- televizyonun kısa tarihi













vizontele’yi şehit haberini verdikten sonra gömmeli, yolumuza sinema ile devam etmeliydik :)
:) evet yazın yüzümde gülümseme oluşturdu. ben de o kumanda oluş zamanlarına denk geldim.Hey gidi günler diyor insan. Gerçi dört senedir tv izlemiyorum ama aynen devam ettiğini tahmin ediyorum. Televizyon: zaman yutma makinası ama yineden anıları anımsamak hoştu. Kalemine güç, kuvvet:)
Abi ne yazılar varmış sitede benim unuttuğum..
superrrrrrrrr