Bir hayli zamandır yazmıyorum. Konular tükendiği için değil, aklımda onlarcası da duruyor aslında. İş yüküm çok olduğundan da değil esasen, bir şekilde vakit bulup da yazmak için saatlere ihtiyacım yok. Bu arada üstelik, üç beş yazıyı sildim aniden. Tam da yazının ortalarına gelmişken, CTRL-A marifetiyle önce hepsini seçtim yazılanların, ardından da BACK SPACE tuşuyla (Dileyen DELETE’i de kullanabilir; hatta herhangi bir tuş da iş görür kaybolmasına) geriye gittim. Ve aklıma şu anda Cemil Meriç’in “Dostoyevski de gerici” deyişi geldi. İçimde bir türlü yeşermeyen tohumlar geldi bir de. İnsan ne yaparsa yapsın; bahar bütün haşmetiyle önünde büyüse bile bazı tohumlar telef olmaya mahkûm elbette.
Daha da fenası, tohumu elde etmek, uygun zamanı bekleyip toprağa saçmak, sonra o toprağın uygun koşullara erişmesini beklemek, hep sabır gerektiren önemli işler. (Bugün otobüste gelirken aklıma şu gelmişti paylaşmadan geçmeyeyim: “Bir kadını elde etmenin yolu, peygamber sabrından geçer. Eğer yeterince sabreder ve doğru oyunu oynarsanız, illa ki o kadınla birlikte olursunuz.” Kişisel tecrübelerime dayanmayan bir çıkarımdır…) Bu sabır kimi zaman, belli belirsiz bir yoğunlukta, (gündemde gazetecilerin kullandığı ‘düşük yoğunluklu’ lafı gibi) kimi zaman da oldukça şiddetli bir havale gibi hissettiriyor kendini. Nasıl ki, uzun süre yataklarda yatıp, terle çarşaflar ıslattıktan sonra, iyileşemez ya insan; bazen de öylesine boşa çıkıyor…
Bu arada, bir türlü iyileşmeyen hastalar bana eski Türk filmlerindeki “veremli” kadınları hatırlattı. Onlar ki, günlerce yatakta uzanırlar boylu boyunca, ateşler içinde kıvranırlar da, hep başroldeki oyuncuyu zorda bırakacak bir “an”ı kollarlar ölmek için. Kimbilir, belki de benim bahsettiğim bu “heba olan tohumlar” hadisesi de, bir başkasının “oyunu” için öneme sahiptir.
Nicedir bu kadar sıkılmamıştım yazarken ey okur! Sadece sakinkafa’ya değil; bu aralar ne için yazmaya niyetlensem, önce hafakanlar basıyor; ardından halüsinasyon benzeri acayip cisimler beliriyor bakış sahamda; son olarak bu yazma işlemini yukarıda bahsettiğim şekilde sonlandırıyorum. Yazıp yazıp son kelimeye varınca hepsini silmek de, oldukça fantastik bir Kafka hüznü yaşatıyor insana.
Derken, Kafka’nın da aslında öyle biri olmadığına dair bir kitap çıktı yakın zamanda. “Neden hayatınızı mahvetmeden önce Kafka okumalısınız?” başlıklı kitap, Franz Kafka efsanelerinin köküne kibrit suyu döktü. O kadar ki, plajda gayet neşeli bir Kafka fotoğrafı bile var kitapta. Aklımızdaki o depresif yazar imajı olduğu gibi yerle bir oldu. (Laf aramızda birisinin bunu Bukowski için de yapması şart.) İşte ben şimdi Kafka hüznü diyorsam, aslında o romanlardan taşan bir hüznün ifadesidir; yoksa zat-ı şahane gayet de normal bir insanmış.
Normallik demişken, bazen takıntılı oluyoruz. Bizi kurtaracak yegâne duygunun aşk olduğuna; birilerinin bizi biz kendimizi anlatmadan da anlaması gerektiğine; bütün hissî sözlerimizin “ciddiyetle” karşılanmasının elzem olduğuna… ve daha bir dolu şeye takıyoruz. Bu da ruh sağlığı için hiç iyi değil efendim. Mümkün mertebe, “Olursa olur, olmazsa çay demleriz” kıvamında olmak lazım. İlgili fıkrayı da bilahâre anlatırım lazım olursa…
bugün 0, toplam 3 defa okundu...













olsan da oluur olmasan da diyerek tavlanabilecek kız kaldı mı bilmiyorum..insanlar sıradan ve tesadüfen krşılaşmış olduklarının yüzlerine vurulmasından hoşlanmıyorlar.. bütün bu kendini özel hissetme-hissettirme abzürtlüklerine girmemek adına çokan çektim elimi eteğimi,görücü usulüne bağladım mürüvvetimi.. :) beklemek duası demiştim bir vakit bu bahsettiğin duyguya, istenilen herşey olur, yeterince beklensin yeterki diyordum..ama ölüp gidebiliriz de yarın..visal endeksli beklemeyelim dediğimizde ise halihazırdaki bekliyor oluşumuzun kıymetli olmasını istiyoruz kaçınılmaz olarak..yazıp yazıp silmek istemiyoruz yani..bir de ille olsun ille olsun demek küstahlık değil de ne ki?
“bir kadını elde etmek”.. kadın elde edilesi bir “şey” mi şimdi?
(olur a, elde ederseniz bir gün, sıkı tutun kaçmasın, düşmesin kırılmasın..)
kadını bekleyerek yapılan şeyin adıdır “elde etmek”; öteki türlüsünde zaten mesele “beklemek” değil olsa olsa “bir süreliğine mehil vermek” kıvamında oluyor.
erkeği elde etmekle ilgili görüşüm de şu şekilde: önce bir salvo yapın karasularına, ardından biraz bekleyin, zaten o size kendiliğinden gelecektir…
not: bu hikayedeki kadın ve erkekler tamamen hayal mahsulü olmayıp, birilerinin hikayelerinden derlenmiştir :) [yazıda da bahsettiğim gibi, şahsi hikayelerim değillerdir]
Ya bırak Allah aşkına korkak yazar. Şahsi hikayelerim değildir, başkasının hikayesidir. Sürekli belirtip duruyorsun bir de.. Saklanma başkasının arkasına..:)
Aslında orada belirtilmek istenen, “şahsi fikrim kadın elde edilecek bir obje değildir” ifadesidir. Ancak buna müptela olan kadınlar da vardır; bunu anlatmak istiyorum yalnızca.
Kadın obje değilmiş… Sevsinler..
nohut, yazara saygı gösterir misin lütfen?
Cık
‘kadin’i elde etme meselesini bir kenara birakacak olursak yazilari bir yerine geldikten sonra backspace le silip attiran hissiyat her ne ise oldukca hakim bu yaziya da…okuru da hissedar ediyor ustelik.
Abi bu adam nası bu kadar saygın bir yazar oldu şu sitede aklım almıyor.. Takipçileri yakında linç edecek beni.. Adam yazma becerisiyle sitenin büyüğü oldu.. Bükemediğim bileği öperim ben arkadaş. Helal olsun!
@byesc aslında tam da bu yazıda yapmak istediğim oydu. o hissiyatı size de yaşatmak. başarılı olabildiysem ne mutlu :)
@nohut estağfurullah…
birisi sitenin saat ayarlarını mı düzeltti?
yok yaz saatine geçince kendiliğinden düzeldi :) babaannemlerin evindeki saat gibi…
sakinkafa.com “müsekkin marka”
irticalen selda bağcan gesi bağları dinlenir!
ya da her gördüğünüz hamamböceğinde gregor samsayı unutmak istersiniz!
benim uçuşamayan düşüncelerim :)
burdaki yorumlar hosuma gitti bir daha yazasim geldi, ama yapacak yorumum yok su an, beynimde ucusan sayilardan baska.. su saat meselesi benim de sinirimi bozuyordu eger duzeldiyse ne iyi.. giriniç gozlemevi saatine bile uymuyordu hatta baya onden gidiyordu sanirim..
slogani sevdim.. musekkin marka..
Bukowski’nin ruh hali’si herhangibir fotoğrafla çökertilemez sanırım.
Beni yine düşünmeye itti bu çağrışımlar. Ekmek su gibi tüketir oldu vücudum zaten son günlerde düşünme eylemini. İyi mi ediyor bilemem.
Evet aslında Bukowski’nin o “burjuva bohemliğini” başka şeylerle yıkmak lazım :) ama hazrete ne söylesek, “aman ben bohemim. söylediklerini kaale alan yerlerim ağrıyor” diyecektir.
hakkında Albert Camus gelirdi merhum, sağ olaydı, iyiydi.
Zannetmiyorum ki onun hakkından biri gelebilsin :) Sartre gelsin isterse, hatta abartsa Nietzsche’yle birlikte gelse aynı vurdumduymazlık ona da çarpar kapıyı.
Öyle bir adam o. Ama öyle kalsın. Öyle sevdik biz onu. vi ar in lav anlayacağın.
Bence Ayasophia’nın da hakkından kimse gelemez. Onda da aynı vurdumduymaz ulaşılmaz tavır var. Haksız mıyım? vi ar olso in lav vit aya.
Vurdum mu duymam ben genelde. Ulu olsam aşılmazdım belki. (Nohut’a karşı yeni silahım, Vedat Özdemiroğlu esprileri…) [eki eki; bu da bonus]
bütün takıntıların özeti, olursa olur olmazsa da olmaz ötesi yok aslında. bu heba olan tohunmlar meselesine takıldı kafam. dünyada aslında her olay biribiriyle ilintili değil mi, ancak böyle açıklayabilirzi tohumların hiçbir zaman heba olmayacağına, kendin yemek için ekersin, bişey olur, senin küçük hesabından daha büyük bir hesap gibi mesela, başkası yer meyveden, ama tohum da meyve de gider bir yerlere heralde. hesap yapmamak mı doğrudur ki hep daha büyük bir hesabın varlığından emin oldugumuz için, hiçbir zaman ikisi arasındaki dengeyi bilemeyeceğim.