Baudrillard isminde bir amca var, Fransız. Son dönem Fransız filozoflar arasında az da olsa kendine bir yer edinebilmiş, tonton, gözlüklü şirin bir adamdır. Yakın zamanda rahmetli oldu. Bazıları onun için, Batı’daki son “sistem analizcisi” ifadesini kullandılar. Zira, dünyaya bir bütün içinde sistematik bakışlar atarak kurgulamıştı teorilerini. Gerçi ona bu yakıştırmayı yapanlar, şu sıralar hayatta olan bir takım filozofu kaçırdılar gözden fakat, sağlık olsun. Neyse bu amcanın en meşhur teorisi şudur: 1991 yılında yaşadığımız Körfez Savaşı aslında yoktur! O zamanlar hep bir ağızdan “oha!” denmiştir buna fakat, zamanla insanlar Matrix filminin de işlediği o “simulasyon” teorisine iman etmişlerdir.
Adam kısaca der ki, Körfez Savaşı aslında nedir, diye sorarsak, Irak’ta cereyan eden ve ABD askerleri ile Saddam’ın askerleri arasındaki bir mermi alışverişidir. Fakat savaşı misal oturup gazeteden okuyan insanlar, cephede olan biten her şeyden farklı bir şeyi algılamaktadırlar. Yani savaş artık, yok! Var olan, savaşın bir simulasyonu. Ölen masumlar, aslında sadece o simulasyonun birer “deney sarfiyatı” durumundalar. Bu kadar anlamsızca ölmenin adı da, “postmodern savaş” meselesi.
Bu adamı burada kısaca anlatmak istedim zira, benim şimdi bahsedeceğim mesele üzerine “kapı” gibi bir lafı var: “Hiçbir ilişki bitmez!” Burada ilişki dediği hadise, aslında bizdeki ifadesiyle “irtibat”. Misal, şu anda Çin’in bir dağ köyünde yaşayan herhangi bir vatandaş ile bendeniz aynı zamanda ve mekanda, aynı anda var olsak dahi, irtibatlı olmamız gerekmez. Onun var oluşunun, benim var oluşuma “doğrudan” bir katkısı yahut etkisi yoktur. Tabi bütün bu durum, şimdiliktir. İleride bir gün ben o vatandaşı tanırsam, yahut bir şekilde, bir vasıta ile benim hayatıma, görsel yahut yazınsal olarak girerse, artık onunla olan ilişkim bit(e)mez.
Çünkü onun varlığını bana hissettirme biçimi, benim onu “tanıma” (recognition – ingilizcesini de vereyim de, havam olsun) biçimim ve akabinde onunla aramda kurulan bağın kişisel hafızamda bağlandığı yerler, olaylar, kokular, şekiller, müzikler hatta; onun benim hayatıma yaptığı etkiyi bitimsiz kılıyor. Bunun en bariz örneğini, günümüz gençliğinin “eski sevgili” üzerinden yaşadığını varsaymaya başladım son zamanlarda. O kadar sıklıkla karşıma çıkıyor ki, insanların eski sevgilileri ile yahut halihazırda eskimeye yüz tutmuş sevgileri ile ilgili şikayetleri; böylece toplu bir analiz yapayım istedim.
Şimdi efendim, halk arasında en yaygın yanlışlardan birisi “eski sevgiliyi unutmak” meselesidir. Mümkünü yoktur unutulamaz. Kimseyi unutmak mümkün değildir. Ben eğer, hayatım boyunca sadece iki dakika yol üstü muhabbet ettiğim bir yaşlı amcayı unutamıyorsam ve hala çocukluğuma dair tuhaf bir anı olarak zihnimde yer ediyorsa, günlerce yaşanılan yoğun bir “ilişki” mümkün değil ki unutulsun. Üstelik, bu ilişki illa ki aynı mekanda varolmayı gerektirmez bile. Sadece mektup ile, şimdilerde internet vasıtası ile, iki insan birbirini sevebiliyor, yoğun bir “duygu alışverişi” yaşıyor ve hatta birbirlerini yüzyüze hiç görmeden ayrıldıklarında dahi depresyona girebiliyorlar.
Mesele aslında özet olarak şöyle: İnsan dış etkilere müthiş açık bir varlık. Algı kapıları çoğu zaman da kontrolü dışında. Bir şeyi izlememeyi, görmemeyi, duymamayı seçebiliyor fakat etkilenmemeyi seçmesi çok zor. Bir şeyi izlemeyi seçtiği andan itibaren de aslında ne kadar tepki verdiğinin farkında olmayabiliyor. Yani, birine aşık olduktan sonra, onun hayatını ne kadar değiştireceğini, sonrasında nelere sebep olacağını önceden kestirmek neredeyse imkansız. İşbu nedenden, “hiçbir ilişki bitmez” dediğimizde, bunun etkilerinin ölene dek süreceği gerçeğini de göz önünde tutmak gerekiyor. Eski sevgili üzerinden gidiyoruz hep fakat, eski dostları, nefret ilişkilerini yahut yıllar evvel karşılaştığımız bazı insanları da hatırlayabiliriz.
Üstelik bu etki-tepki mekanizması ve “ben”in şekillenmesi meselesi, sadece sempati duyulan diğer insanlar için geçerli değil. Aynı zamanda, nefret duyulan yahut tiksinilen nesneler ve kimseler de acayip derecede biçimlendiriyor bizi. Bunu tam idrak edebilmek sanırım, bu dünyada yaşamak için baya bir altyapı kazandırıyor insana. Bitmeyen ilişkiler ağının içinde, insan ömrü boyunca yoğrulup duruyor bir bakıma. Nihayet ölümle beraber ortaya çıkmış bulunan yekpare eser de, ölüler evinin müzesinde yerini alıyor.
Ama siz boşverin bu satırlarının yazarını ve dahi o tonton Fransız amcayı. Unutmaya çalışın, üstünü kapatın bütün ilişkilerinizin…
İlginizi çekebilecek başka yazılar
İlgili yazı yokmuş



















Harika bir yazı olmuş ki imkansızlık nasıl anlatılırsa işte, tabii anladıklarımız da yaşadıklarımızın yansıması böyle bir konuda, Baudrillardla birlikte anmak hoştu, teşekkürler.
Her ilişki, algılamayı becerebilene aslında çok şey katar. Bu durumda unutmanın imkansızlığındansa ‘unutmanın gereksizliği’nden bahsedebiliriz.
Bu da böyle bir fikir :)
mitolojide, küçük oyunlar oynamayı seven tanrılar imkansız kılmışlar unutmayı. zor değil yani oyunlar oynamak… küçük ama :)