Fethipaşa’dan kulağıma çalınan “anlamazdın anlamazdın, kadere de inanmazdın” şarkısıyla Üsküdar sahillerine doğru inerken, birlikte ve mutluluktan gözleri kamaşan insanları görünce kaşlarımı indirip düşünmeye başlıyorum, sahiden bu kadar mutlu muyuz?
Ayağımı sürte sürte yürüdüğüm sahil boyunca bu soruya cevap aradım. Her türlü film karesi, insan çehresi geçerken gözlerimin önünden, kendimi teselli edebileceğim tek bir cümle, tek bir kare arayışına girdim. Denizden oltasını çeken amcaya bir de yanında duran boş kovaya bakıp elinde kıvranan hamsiyi ve amcanın gülüşünü seyrettim.
- Bir şey sorabilir miyim amca, ne kadar beklediniz bu balığı, henüz kovanız boş da merak ettim?
- (gülerek) Valla kızım öyle balık istediğin zaman oltaya takılmıyo, sabahtan beri gördün işte anca siftah yaptık.
- Hiç boş döndüğünüz oluyor mu, bu kadar bekleyip de?
- Oluyo tabi olmaz mı, bugün buradan yiyeceğimiz ekmek yokmuş diyoruz dönüyoruz kızım,Allah’ın işi işte…sen buradan mısın, yoksa.. ?
- Karşıdan geliyorum amca ben, seviyorum buraları sık sık gelirim böyle. Aslında bazen Üsküdar’ı da yanımda götürebilsem diyorum, burayı özlemeyeceğimi bilsem bir dakika daha durmam belki de…
-(gülerek) Öyle tabi buraların tadını alan bırakamaz kolay kolay.
- Haklısın amca, ben gideyim artık, hadi rastgele..
- Eyvallaahh kızım, sağol.
Hamsi sudan her defasında başını kaldırıp bizi dinliyordu sanki. Bundan daha fazla rahatsız olmadan kendi kendime dedim devam edeyim yoluma, ama arkamdan balıkçı amca da sudan kafasını çıkaran hamsi de seyrediyordu, bundan emindim:)
Yine bulanıklaşan beynimle düşüne düşüne yürürken iskeleye doğru, bir an durdum ve kendi kendime işte bu dedim aradığım, işte sadece bu beni yatıştırabilir bugün;
“Yalnız hüznü vardır, kalbi olanın
Hüzün öylece orta yerdedir”
Artık bugün ‘ne çok acı var’ diye Zarifoğlu’yla başlayıp, amayla biten onlarca cümle kurabilirdim, iki el tavla oynayıp kaybedebilirdim herhangi biriyle, belki bir ya da iki kez kaşlarımı indirmeden, alnımı kırıştırmadan bakabilirdim karşımdakine, ya da saatlerce konuşabilirdim ondan bundan Nietzsche’den, Rumi’den, Zenci edebiyatından, ikinci yenilerden, Edith Piaf’tan , Genesis’ten , Adem ve Havva’dan ,sağdan soldan, ne varsa beni çeken, canımı sıkan, içimi buran…
Dolayısıyla yürümek hiç de hafife alınamayacak bir şeydi, biraz tereddüt gerekliydi sanki, gerisinde ya da ilerisinde kalmadan, bütünüyle şuanda, şimdide yaşanmalıydı. Şaire göre ‘ kuşku bağışlanmasa da tedirginlik doğal sayılabilirdi, ancak yürümenin dışında her şey kaçış, kaçış, kaçıştı’… Velhasıl-ı kelam özetle yaşamak , kaçmadan yaşamak cesaretini göstermek gerekliydi her defasında.
Üsküdar günüm geldi diyerek kendimi evden attığım her gün biraz alnım düzelsin, gözlerim bakabilsin diye çıkardım aslında…ama sonuç daha fazla yere bakar daha fazla kırışırdı alnım, bu gün nasıldı hiç bilmiyorum, galiba azıcık dışarı çıktım.
Not: Böyle yazılar okumayın, canınızı sıkmayın. İnsan yalnız kalınca sadece üzülebilir demeyin. İçinizdeki kalabalığın farkına varın, onlarla yaşamayı bilin, benden söylemesi…
bugün 0, toplam 27 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- üsküdar sahil
- sahilde yürüyüş













yaz ortasında bir yağmur yağar ve bütün dünya melankoliye boğulur… :)
siz yazın böyle yazılar, biz okuruz efendim…
“ne güzel bineceğim v a p u r u kaçırmak
y a p a y a l n ı z kalmak i s k e l e l e r d e”
eyvallah aya,
ama o gün yerler ıslak değildi :) ki zaten melankoli için yağmur yeterli sebep değildir, hatta hiç değildir bana kalırsa, daha derin sebepleri vardır.. hem yağmur yağdığında göğe bakar, aksine keyiflenirim ben, deli miyim ne?
yağmur yağınca insanlarda oluşan melankoli illa ki siner insanın üzerine… yağmur yağdığında oda arkadaşımın “üff”lemelerini duyardım mesela, içime dert olurdu :)
haklısın :) karşısındakini öyle görünce ister istemez etkileniyor insan… ama yağmurun da bir kutsallığı vardır ya da öyle öğretildim, yani bab-ı rahmettir, pir ü pak olma alametidir sanki…
yağmur olmasa da sadece ilhami çiçek okumak bile hüznünde boğar adamı. benden söylemesi.
İlhami Çiçek o gün benim yerime bu hüznün adını koymuştur işte , atımı kaybettiğimi salık vermiştir bir kez daha, ama yine de her defasında taşları yerine oturtup ‘kesin mat’ yoktur diyebilmiş ve beni yatıştırabilmiştir…