Ben bugün delice bir şey yaptım. Üsküdar’da ıslandım. Öyle ve ya böyle değil bir karşı cinsle de değil! Saat yedi miydi sekiz miydi? Yağmur sarmış mıydı boğazı? Hiçbir şey olmamış gibi çıktık dışarı. Birkaç ıslansam bir şey çıkmaz dedim. E ne de olsa Üsküdar sahildeyim.
ÖNCESİ
Uzun süredir koruya gitmemiştik, bilir siniz orada bir de eskiden Cemil Meriç üstadın evi olan bir mekan var. İster sahilden ilerleyin yavaş yavaş gerdanlığa; isterseniz Sultan Tepe levhasını gördü mü iyice bir nefeslenip ve Özbekler tekkesinden bir selam almadan da geçmeyip koruya çıkmaya başlayın hemen! Fakat yorulmak istiyorsanız ve kafanızı eğerek şöyle bir uzunca yokuş çıkmanın enteresan tadına varmak istiyorsanız anlaştık demektir; ha bi de yanınızda bir adet arkadaş da bulunsun:)
Şimdiye kadar aynı duygularla mı adımladım oraları, yoksa Yahya Kemal’in duyuşuyla mı baktım(nerdee) bu beldeye bilmiyorum ama tevafuk yanımda bu aralar sıklıkla taşıdığım ”Kendi Gök Kubbemiz” imdadıma yetişti: “Fethi gören Üsküdar…”
Ne güzel değil mi? Karşılıklı bir aşık gibi… Belki de Üsküdar sevdiğini bekleyen bir kızın gözleriyle bakışını hiç çekmemişti bu semalardan, adını İstanbul müjdesiyle sabırla bekleyen bu semalardan! Sevgili bekleyişli ve ümitli; gözlerini ne zaman çevirse sekiz asır önceki muştu mu sarardı omuzlarını? Ya da yağmur dolu baksa bu surların seması… yağmur puslandırsa havayı onları da sarar mıydı kavuşamamanın iştiyakı?
Evet kavuşamamanın özlemi… Ve Üsküdar sanki savaşın kahramanına nasip olmayı bekleyen bir güzel bekçi. Aklıma hep “Fatih’in istanbul’u fethettiği yaştasın” hitabı gelir; “Sen de geçebilirsin yardan anadan serden; senin de destanını okuyalım ezberden”
ORTASI
1
Şemsipaşa ve Salacak tarafından geride İstanbul siluetini bırakarak yaklaşan allı vapur, tam da Mihrimah Sultana bakarak demirler pullu eteklerini. İnmek istemezsiniz; bir müddet hep böyle gelip gitmek istersiniz bir hayalden bir hayale. Ne güzel martılar eşlik eder düşlerinize; yardımcısı olur tamamlıyamadığınız karelerin!
Kuşlara ve bu manzaraya tekrardan donup kalmak için çoktan inmeli ve bu “camiler çeşmeler beldesinin” size ilk göz kırpan tarihi çeşmesine hayranlıkla yaklaşmalısınız. Zira yüz yetmiş yıldır adeta selam vaziyetinde duran bu çeşmenin kanatları altına girmek içimde adeta bir sığınma ihtiyacına karşılık gelir. Çünkü ikimiz de trafiğin ortasında melül ve mahzun kalmışızdır; fakat bu “Kabe toprağının” havasını hiç kaybetmeden çekmenin şaşkınlığındayızdır. Ne çareki sessiz bir dil konuşur gözlerimize çeşmenin kitabeleri… Bu Üçüncü Ahmed’in(Lale Devri’nin sanatkar padişahı) kendi adıyla annesi için inşa ettirdiği ve yine kendi eliyle çeşmenin denize bakan yüzünü celi sülüs hattıyla yazdığı muhteşem kitabedir, diğer üç yüzünü ise ayrı ayrı üç şair yazmıştır.
2
Sırasıyla özlü bilgilerle dimağımız tatlansın. Sakin kafanızla gezilecek ve görülecek o kadar güzelliklerin bir kaçına tek tek adım atalım. Mesela bu çeşmenin kitabelerini en yakın zamanda okumaya çalışın lütfen ve altında bir müddet sırtınızı dayayarak oturun:)
Şehrin okumaya çabaladığım ve soluklanmaya ihtiyaç hissettiğim semalarından, en güzel yağmur damlalarının yüzümü ıslattığı dakikalara, çok var daha. Tarihimize göz kırpmaya devam edebiliriz.
3
Üsküdar adı aslında “Altın Şehir” manasına gelen bilinen ilk ismi Hrisopolis’ten çok sonra gelmiştir ve tarihinde İranlılar, Araplar ve Harunreşit tarafından zaptedildiği zamanlar vardır… Bu dönemlerde Asya’dan Avrupa’ya- Avrupa’dan Asya’ya geçmek isteyen bütün ordular; buradan şimdi mezarlık olan yerlerden geçerlermiş. Kısacası o da her güzel şehir gibi istilaya uğramış; limanı ise Boğaz’ın rüzgardan saklı yerlerinden biriymiş.
11.yy’da ise Hrisopolis adını Skutarı’ye bırakıyor ; çünkü burada Üskutarı adıyla askeri bir ordu ve aynı adla bir de imparator sarayı vardır. Hatta Haçlı Seferleri sırasında 1203’te Haçlıların reisleri Uskutariyun sarayına yerleşmiş. Latin imparatorluğu düşünce Bizans tekrar canlanmış; fakat bu dönemlerinden geriye yalnızca Bizans devrinde büyük rol oynayan bir “Kızkulesi” kalmıştır.
Skutarı’nın zamanla Üsküdar olduğunu; hatta İstanbul’un fetih zamanında semtin Skutarı adının biraz böylece değiştirilerek kullanıldığı rivayet ediliyor. Lakin Evliya Çelebi’ye göre Kadıköyü’nün yeni evleri karşısında buranın evlerinin eski ve dar kalışından dolayı “Eskidar”; zamanla ise Üsküdar denmiş.
Sonuç olarak farsça bir isim olan Üsküdar kelimesi Ferit Devellioğlu’nun lügatinde konak yapılan yer manasına geliyor. Zaten bir geçit, bir uğrak, menzilhane imiş ve İran’dan Arabistan’dan gelen kervanlar burada hanlanırmış.
En son bir ilginç bilgi daha: Biliyorsunuz “Eyüp” başlı başına mukaddes bir yer(bana göre); fakat Üsküdar cami ve tekke sayısı bakımından Eyüp’ten daha dini bir yermiş.
SONRASI
1
Düşünsenize çantamda bir yanda “Tarihi ve Efsaneleriyle İstanbul Semtleri” kitabından(Niyazi Ahmet Banoğlu) bunları çıkarıp okuyor bir yandan da bu kitabın her bir cümlesi bilgi küpü olan satırlarından biraz dağılmak için “Kendi Gök Kubbemiz”e sığınış şeklinde gidip geliyorum. Bu iki kitabı hararetle tavsiye ederim efendim:)
Halbuki ne Salacak’tan, Harem’den ne de Mimar Sinan’ın o küçük ve şirin camisini barındıran Şemsi Paşa ve kütüphanesinden bahsedebildim. Çamlıca ve Bulgurlu’dan da! Halbuki güzelim kar düştüğünde kim bilir Çamlıca Tepesi en güzel ve doğal gelinliğini nasıl geçirmişti üzerine? Acaba orada radyolarına bazen uğradıklarım mahsur mu kalmışlardı? Çok seviyorum bu tepeyi Ferah mahallesinden bu büyük yokuşu çıkmayı hiçbir zaman kendime zor görmedim; tabi karda değil!
Peki ya modern mimarisiyle Şakirin Camii’ni girişte bir selamlama duasıyla barındıran Karacaahmet! Ah ah sevgili dayım orda bir duayı bekler; dedem, ananem… Ya yazar ve şairler?
2
İnanın aklıma o kadar anlatacağım geliyor ki bu duygular sarınca beni… Mesela hiç unutmuyorum bir ayımın bütün ruhunu “o kitap ve yazarıyla” geçirmiş; ertesi günü küçük bi gazete ilanında sanki beni çağırıyormuşçasına o dejavuyu yaşamıştım! Benim için böyle birkaç yazardan biri Karacaahmettedir; bir dua beklediğini hissederim her andığımda. Bir diğeri de var ki ne zaman aman allahım yürüsem o haliçe karşı sessiz mezarlığı, ne diyebilirim, onu düşünürüm bir çile gibi mısralarını… Uğramadan edemem kısa ve dar merdivenlerinden, dilimde “Ya sin vel kuranil hakim” Nasipse yazılmayı bekleyen o kadar çok var ki!!
3
Konu ve sıra dağılmaz merak etmeyin; henüz çıktık başlı başına bir semt şehr-i meyyit Karacaahmet’ten! Şimdi Kuzguncuk’a doğru alalım yol! Biliyor musunuz vapurdan indi mi gönlünüz sizi ne tarafa çekiyorsa oraya yürüyün; sağ tarafa doğru giderseniz Şemsipaşa ve Salacak ve Kızkulesi’yle renklenir gözleriniz!
Yok ben eğer “ille de boğazın kolyesini” görmek istiyorum derseniz, uzunca bir yollanışla yürürsünüz gümüş gerdanlığa! Ama bu arada Üsküdar’a ayak bastı mı ilkin bir güzel insan Aziz Mahmud Hüdayi Hz.lerini ziyaret etmeli; yüreğinizi sakinleştiren o yeşil ve huzurlu türbenin iç girişinde adeta zemzem havasındaki soğuk ve güzel suyundan bir şifa alarak yudumlanmalısınız. Ben bu sularda bazen o anlatılan İstanbul’un, hani her yanından temiz ve doğal suların fışkırdığı eski İstanbul’un, tadını geç de olsa aldığımı hissederim! Ne mutlu böyle güzel yerlerdeki sulara! Mesela Beşiktaş Yahya Efendi’nin sol girişinde, türbeyi süsleyen diğer bir güzel su… Ve Beşiktaş’tan geçti mi, gemicilerin ayağa kalkıp selama durdukları, Kanuni’nin süt kardeşi Beşiktaş’ın manevi bekçisi Yahya Efendi!
4
Uzadığının bile bile farkındayım ama bir beldenin manevi direklerini ziyaret edip öyle başlamalısınız bence; sonra iskelenin sol şeridinden adım adım ilerliyorsunuz. Yorulunca devlet tiyatrosu’nun, yani o dev taş binanın, arkanızda kaldığını bilerek kendinizi bankın üzerine atıyorsunuz manzarayı görünce. Orada yaklaşık 6-7 tane bank var:) ve biri mutlaka boştur heralde(!) Memati’nin türküsü belki gelir aklınıza; ya da en azından sakince balıkların oltasına düşmesini bekleyen genelde bir adamla –ama neden bu kişi hiç kadın olmaz- karşılaşırsınız; buradan Beşiktaş’ı da izler ve fakat sanki Taksim’den ya da ne bileyim şehrin göğünü istila eden kulelerden yükselen huzursuz havayı hissetti mi hemen yolunuza devam etmeyi yeğlersiniz.
Tabiki gümüş gerdanlığı böğrünüzde hissedercesine…. Peki o gerdanlığın uzaktan süsleri gibi zincirli duran trafiğine ne demeli? “Ya vapur varken ne işiniz var orda” mı? Ama onlar gezmiyolar ki! Allah sabır versin efendim, hepimize!
NİHAYET EN SON
Ne Beylerbeyi’nden, Çengelköyün’den; ne de pek sevdiğim Kuzguncuk sahilinden bahsedebildim. Sakın bana Üryanizade Camii’ni görmedim demeyin! Maddi ve manevi güzelliği bir arada barındıran bu küçük mescit hakkında kısa bir belgeselden bir sürü güzelliğe şahit oldum. Yerinde gidip görmek, köprünün dibindeki mescidin denizin dalgalarıyla bölünen sessizliğine tekrardan şahit olmak az bir şey değil doğrusu! Fakat bir delilik yapıp da, bu ahşap yapının çıkıntısı olan taşlarının üzerinde denize karşı çocuklar gibi ayaklarınızı uzatarak oturabilmek için geç kaldınız! Ne yazık ki o bölmeyi çiçeklerle kapamışlar geçit vermiyorlar artık:) Oysa aklıma mahlepli simidi, termosumuzda sıcak kahvesi ve ellerimizde gül lokumuyla dinlendiğimiz sahne geldi!
Neyse sanırım vakit bir hayli geçti.
Güneş batarken bu şehre verdiği sarı renk onu, Üsküdar’ı, “Altın Şehir” yapmış diyorlar. Mısralarından kafamı kaldırmak istemediğim Yahya Kemal Beyatlı da “İstanbul’un Fethini Gören Üsküdar” diyor:
“Üsküdar, bir ulu rü’yayı görenler şehri!
…..
Üsküdar, gözleri dolmuş, tepelerden bakarak,/ Görmüş İstanbul’a yüzbin meleğin uçtuğunu;/ Saklamış durmuş asırlarca hayalinde bunu.” Bir ilk bir son mısralarıyla…
Şimdi dönüş zamanı; İstanbul’un yağmurlu zamanları. Artık eve dönerken yağan yağmuru fırsat bilin ve benim gibi bir delilik yapın yağmurunda on beş dakika ıslanın.
İlginizi çekebilecek başka yazılar
İlgili yazı yokmuş



















mekanla ilişki kuramama hastalığı olabilir bende belki. “dünyada özlediğin bir yer” diye sorsalar; “hiçbir yer” derdim herhalde.
‘burası dünya ve biz artık çok sıkıldık’ mı? :)
bi parça ama, hakkını hissediyorum üzerimde adımlarımın…
bu yüzden:”şu an özlediğin bir yer var mı?”; yağmurun getirdiği bi soru, kendiliğinden!
sorunsa mekan; “şu anlığın” içinden geçmekle yakalanıyor.. Kim bilir(!)
zamanla da ilgili sıkıntılarım var. geçmiş, asla gidemeyeceğim ve hiçbir zaman da gidemeyeceğim bir ülke. yarınla ilgili beklentim yok denecek kadar az. bugün ve şu anın içinde de hapis değilim. kah oraya kah buraya gidiyorum sanki.
belki de bu zamanlı, mekanlı simülasyonlardan sıkıldım.
sayin ayasophia, bilmiyorum uzun sure vatandan ayri kaldiniz mi.
a…. da dogmus, dort seneye iki sehir sigdirdiktan sonra cocukluk ve ilk genclik doneminde kayseri yi mesken edinmis, sonra ver elini gurbet deyip turkiyenin uc buyuk sehrinde yasama firsati bulmus biri olarak mekanla aidiyet iliskisi kuramayan biri oldugumu sanirdim. memleket nereydi benim icin? dogdugum sehir, doydugum sehir, buyudugum sehir, sevdiklerimi biraktigim sehirler, sevdigim sehir/sehirler? mekanla iliskim ilintiliydi.
ancak cikip geldigim okyanus otesi bu diyarda ilk ozledigim, fotografini gorunce heyecanlandigim istanbul oldu.
insan bir de disardan bakmali mekanla iliskisine belki.
zamanla iliskisine disardan bakmak teknik anlamda yasarken mumkun gorunmese de…
haklısınız. genelde insanlar öyle diyorlar. ülke dışına bir kez ve bir haftalığına çıktım sadece. özlemek için yetersiz bir süre olsa gerek…
kendime emre aydın’dan “belki bir gün özlersin” şarkısını armağan ediyorum şu halde :)
ben de kendime bekle bizi istanbul u armagan edeyim o halde :)
@herangibiri
zaten sürtüne sürtüne geçiyorduk oradan, yoldurmasınlar bana çiçekleri:) olmadı alttan kayıkla ineriz sorun değil, bi yolunu buluruz.