Öncelikle dinleme parçası: Mor ve Ötesi – Uyan (Canım kardeşim, bak senin ellerinde hayatımız…)
“Mor ve Ötesi Solculuğu” diye bir kavram var. Onlardan değilim çok şükür. Lakin bazı şarkıları oldukça iyidir. Özellikle de bu “Uyan” ismindeki. Hani uyanmak özellikle Marksist literatürde “bilinçlenmek” manasına kullanılır, yahut teolojik anlamda “diriliş” içindir. Fakat oldukça basit bir biçimdeki sözlük anlamı ile ilişkili bu yazı. Fiziksel olarak uykudan uyanmak meselesi ile ilgili birkaç gündür yaşadıklarımı geçmişteki tecrübelerim ile buluşturmak niyetindeyim. Hani yazıya bir girsem “Aaa evet, ben de aynen böyle oluyorum” diyeceksiniz. Ben de daha ne kadar Cem Yılmaz’a öykünebilirim onu göreceğim. Bir girebilsem yazıya…
Uzun süre aynı yerde ve genellikle aynı şekilde yatıyor olan beden, artık bir alışkanlık kazanır. Zaten metabolizma yavaş, nefes alış verişler kısıtlı, kan akışı oldukça sakin; son rüyanın içine gerçek dünyadan bir unsur girer. Çalan bir saat, cep telefonu; yahut seslenen birisi. Freud demiş ki, derin uyuyan bir insanı uyandırmanın en etkili yolu, tam ismini söylemektir: “Sigmund Scholomo Freud! Kalk çabuk, okula geç kalacaksın” gibi. Bu gerçek dünya ile bilinçaltı temelinde yaratılan dünya kesiştiği anda, uyanmak travmatik bir hadisedir aslında. Çünkü neyin gerçek, neyin rüya olduğu tam da birbirine karışır. Salvador Dali ile Leonardo Da Vinci resimlerini alın birbirine çarpın (evet tabloları birbirine sertçe vurun!) işte o etki olacaktır.
Bir işi olunca insanın, sınav yahut mesai saati gibi, uyanmak daha kolay hâle geliyor. Fakat o uyku ile uyanıklık arasında, gerçek dünyadan vazgeçilebileceği ihtimali bir an için dahi belirse, uyanmak zorlaşacaktır. “Amaaaan! Bir iki saat daha yatayım” denildiği anda, çalar saatin düğmesine de basılmışsa, uyanmak zamandan bağımsız bir hadise haline gelir. Uyudukça, zamandan çaldığını düşünen insan, aslında zamana daha da bağımlı hale geliyor ki, bunu anlaması uzun zaman alıyor. Yatakta geçen altı saatin bazen yarım saat kadar kısa geldiğini hissetmişsinizdir. Hatta “Göz açıp kapayıncaya kadar” uyanır insan. Bu sürede saniyelerle kısıtlı kocaman rüyalar görür. Yirmi dört saatin önemli bir kısmını işte bu “gerçek-dışı” dünyada geçiren insan, uyanık kaldığı zamanlarda bu gerçekdışılığı kapatmak için daha “gerçek” olmaya çalışmaktadır.
Tabi, rüyaların da aslında hakikatin bir parçası olduğunu bilen ayrıcalıklı insanlardansanız, rüya defterleri tutabilirsiniz. Uyanır uyanmaz aklınızda kalan son rüyaları yazarsınız. Böylece, kendinizle ilgili bir “kaynak” daha elde edersiniz.
Uyanmak, bir bakıma “gelenek”ten kopuştur. Bu nedenle, Rus halkının durumunu anlatmak için Oblomov’u yazmıştır Rus romancı (Ivan Goncharov). Yahut bir başka yaklaşımda, uyku “kaçıştır” kimi zaman. Yedi Uyuyanlar (Ashab-ı Kehf) hakkındaki efsaneleri okuduğunuzda, zorba bir rejimden kaçışın yoludur. Uyanmanın, her türlü “hayır” olduğunu da burada belirtebiliriz. Eskiyi yeniyle değişmektir. Bazen de, kötü hislerin uyanmasıdır. Öfke uyanır, “yersiz şehvet” uyanır, alay etme duyguları uyanır, histeri uyanır… Güzel ve çirkin arasındaki bu “uyanma” farkı da aslında belli eder kendisini. Güneş kimi yerde süt liman bir denizden doğar… kimi yerde bataklıktan.
Şimdi bütün bu “uyanma” eylemlerini düşünün. Sabahları kalkıp işe gidebilen insanların, yahut sınavı için 2 saatlik de olsa bir uyku ile durabilen insanlar, en olmadı âşık olduğu için uykusuzluğa alışan bir insan gelenekten kopabilir. Eski durumu değiştirebilir. Devrim yapabilir kısaca hayatında, ya da toplumsal bir alanda. Özellikle de o “gerçek dünya” ile “rüya” arasındaki travmatik dönemi aşabilmek lazım. Çünkü gerçeklere uyanmış bir göz çoğu zaman acır. Matrix’te Neo uyandırıldığında, “gözlerim acıyor” der. Ardından Morpheus’tan cevap gelir: “Çünkü daha önce hiç kullanmadın!” Uyanmak, bu tip acılara katlanabilmektir bu nedenle.




















rüya ikinci bir alemdir,hayatlarını bunun sadakatine kuran bazı edebiyatçılar mesela bizden Tanpınar şunu gözardı etmemiştir ama: “uyanıklığa” uykudan daha çok önem verme..
aslında ayanın bir devrim fikri aklıma Adorno’yu getirmişti;rüyalarını uyanır uyanmaz kaydeden üstelik de bunu aç karnına yapan interesting adamı.. sebebiyse arkadaşının ona bir halk inanışına göre rüyaların aç karnına anlatılmaması gerektiğini; çünkü insanın uyanık da olsa henüz rüyanın hükmünden kurtulamamış olduğunu söylemiş olması..
elbette rüyalarını yazan bu abiye, halk inanışları napsın..:)
ne diyelim: “Bir rüya anlat, bir okuyucu kaybet.”(Henry James)
ya da : biz de mi yazsak ne yapsak:)
Yine neler hatırlattı bana bu yazı,teşekkürler aya!
“Olmak ya da olmamak, işte bütün sorun bu!
Düşüncemizin katlanması mı güzel
Zalim kaderin yumruklarına, oklarına
Yoksa diretip bela denizlerine karşı
Dur, yeter demesi mi?
Ölmek, uyumak sadece!
Düşünün ki uyumakla yalnız
Bitebilir bütün acıları yüreğin,
Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.
Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü.
Çünkü, o ölüm uykularında
Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından
Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.
Bu düşüncedir felaketleri yaşanır yapan.
Yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına?”
der Shakespeare Hamlet’inde…Karar veremez bir ara, uyanmayıp (etrafında olan bitene) deli rolüne devam etmek mi yoksa uyanıp gerçekten ölüme ve gerçeğe kendini hazırlamak mı? Uyanır ve senin dediğin gibi aya, acı yani trajedi gerçek olur…