Zamanın, helezonik olarak ilerleyen bir kavram olduğunu okumuştum eski bir kitapta, iç içe geçmiş ve kendi kendini tekrarlayan bir döngü… Sabah, öğlen, aksam üstü gibi günün belli zaman dilimleri ile hem mevsimlerin, hem insan ömrünün (doğum, çocukluk, gençlik, yaşlılık gibi) hem de kâinatın yaratılışından kıyamete kadarki safhalarının birbirinin misali olduğu ve birbirini hatırlattığından bahsediliyordu.
İşte, birebir aynı olmasa da, belki biraz daha sadeleştirilmiş/ayrıştırılmış biçimiyle Kim Ki Duk’un ‘İlkbahar Yaz Sonbahar Kış İlkbahar’ isimli filmi de insan ömrünün merhaleleri ve mevsimlerin benzeştirilmesi ile kurgulanmış, izleyeni alıp götürdüğü yerden belki üzerinden saatler geçse de geri getirmeyen incelikli, su gibi, şiir gibi bir film.
Yönetmen nasıl oluyor da bilmediğimiz bir ülkede, bilmediğimiz bir kültür ve bilmediğimiz bir hayatı anlatırken bu kadar yakın hissettiriyor bize kahramanlarını hikâyenin. Belki kapı komşumuz oluyor, belki sıra arkadaşımız öğrencilik yıllarından…
Çocukluğun verdiği umarsızlıkla, yakaladığı hayvanlara taş bağlayıp katıla katıla gülerken kahramanımız, bizim de o sadist tarafımız kahkahalara eşlik ediyor oluyor. Taş bağlayıp suya bıraktığı balıktan sonra, aynı zulmün bir başka kurbanı yılanın da kayalıklar üzerinde kanlar içinde uzanmış olduğunu görüp de hıçkırıklara boğulduğunda, biz de ağlıyoruz onunla, “o taşı bir ömür boyu kalbinde taşıyacak” olan biraz da biz oluyoruz.

Kelimelere ihtiyaç duymuyor yönetmen de, yaşlı keşiş te, kahramanımız da. Susmak söylemek oluyor bu hikâyede. Altyazı seçimini doğru yapıp yapmadığınızı kontrol etmek için başta bir “uyan” diyor keşiş, onu yakaladınız yakaladınız, yoksa nerdeyse bir yarım saat boyunca kimse bişey demiyor. Uzak doğu filmlerinin o yalın anlatımı ile bu kadar sakin ve durağan bir film nasıl bu kadar akıcı olmayı başarıyor, anlamıyorsunuz.
İmgelerle anlatılıyor birçok şey, kimine yetiyor bir fotoğrafçı titizliğinde çekilmiş kareler, o görsel şölen, muhteşem müzikler . Bir başkası için filmdeki her detay bir şeyi simgeliyor, balığın bir anlamı vardır, duvarları olmayan kapıların, kapıların üzerindeki motiflerin, kahramanların birbirlerine isimleriyle seslenmemelerinin… Herkes alabildiği kadarını alıyor. Sofradan aç kalkan olmuyor lakin…

Biz, 21. yüzyılın ‘en‘lere vurgun insanları, bu lirik hikayedeki sadeliğe vuruluyoruz bu kez, sükunete. Öyle ki, film bitiyor, ekran karsısındaki duruşunuz değişmiyor bir sure, öylece kalıyorsunuz, kendinize gelmek zaman alıyor biraz. Sonra sokaktan gecen arabaların korna seslerini duyuyorsunuz, çamaşır makinesini, alt kattaki bebek ağlamalarını. Dünyanın gürültüsü kulaklarınızı tırmalar oluyor.
bugün 0, toplam 328 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- kim ki duk filmleri
- ilkbahar yaz sonbahar kış
- uzakdogu filmleri
- eski uzakdoğu filmleri
- kim ki duk ilkbahar yaz sonbahar kış













elinize sağlık efendim…
film harika, anlatım da 10 numara :)
bu filmde naçizane en beğendiğim sahne, “hayvanlara taş bağlayan çocuk” sahnesidir ki, “çocukluğu” bu kadar güzel özetleyebilen bir başka sahneyi herhangi bir filmde görmedim…
Sabah sabah ilaç gibi geldi yazın.. Filmi izlemedim.. En kısa sürede bi yerlerden bulup izlemeye çalışacağım..
[...] kağıda bir şeyler karalamaktan öte bir şeymiş, filmlerden gördüğümüz kadarıyla. Misal, Kim Ki Duk’un bir filminde yaşlı keşiş, cinayet işleyen eski öğrencisini almaya gelen polislerden bir gece süre ister, [...]
birinci kim