“Yürüdüm dur dedi Tanrı / Yaşanacak neler kaldı? / Anlat dedi, ne anladın…”*
Uzun yürüyüşler yapardım eskiden. Şimdilerde eskisi kadar sık olmuyor maalesef. Akşam havanın karanlığı olgunlaştığında evden çıkar, kimi zaman bir “elif” çizer gibi dümdüz gider gelir, kimi zaman oradan oraya yolu dolaştıra dolaştıra gezerdim. Nihayet başladığım noktaya geri dönmenin teoride yaptığım işi sıfırladığını bilsem de, her yolculuk işlerdi içimde bir şeyleri. Belki de bu nedenle, cama üfleyenleri, çekiçle demir dövenleri, kuyumcuları, tahtanın veya mermerin “fazlasını alan” ustaları, oymacıları, kakmacıları, mürekkep işçileri hattatları… çok sevdim. İşin içinde sabır varsa, o bir “yolculuk” oluyor aslında. Zaman içre bir dönüşümün ufak “darbelerle” olması da sanırım sabırlı yolun metodunu açıklıyor. Zamanı nefes gibi içine çekip, ardından ağır aksak bir musîki gibi dışına üflemek demekti. Hasılı, her adımda bir çekiç darbesi yediğimi hissediyordum.
“İnsan en iyi yürürken düşünür.” demiş eskilerden sevdiğim bir adam. O da sık sık dışarı çıkar yürürmüş. Doğa ile buluşmakmış belki eskiden dışarıda yürümek ama benim yaşadığım bu devirde, doğayı bozan unsurlarla savaşmak oluyor. Üstümüze gelen o “yapay” gerçekliğin üstüne üstüne gitmek bir nevi. Bu nedenle belki de kaldırımın en ucunda yürüyüp, otobüslerin yanımdan geçerken rüzgarıyla beni tehdit etmesini seviyorum. Karanlık sokaklarda serseri bir bıçak darbesini özlüyorum. Sarhoş gibi gezerken, insanların bana bakıp acıdığını, o an kendi “iyi halleri”ne şükretmelerini görmek istiyorum. Bazen bir sokak ortasında ellerimi açıp sema ederken, “meczup” olduğum kanısıyla yanımdan dehşetli bakışlarla geçenlere gülüyorum. Yolda giderken yazı tura atıp, hayatla kumar oynamak hoşuma gidiyor. Her defasında, güç dengelerinin artık iflâh olmaz derecede bozulduğu bir çağda en adil şeyin “şans” olacağını düşünüyorum.
Serseri bir his değil bu. Tam da o “yapay” dünyanın ortasına geçip, “akıllı” bir biçimde dalga geçmek belki. Tramvayın üstüne üstüne gidip, son anda kurtulmak gibi. Yahut arabanın hemen yanından geçip, beni ezebilme ihtimalini alaya almak. Dahası, ne varsa insanın “yaptığı için gururlandığı” onun “yapay” büyüsünden uzaklaşmak. Yine, yeni, yeniden “insanın” büyüsüne kaçmak için belki de. “Geceye meydan okur gibi” yürümenin ihtişamını an-be-an yaşamak için.
O yalnızlığın bir başka boyutu aslında. Yürürken insan, bir yandan hedefine doğrulmuş bir ok gibi oluyor. Diğer yandan o hedefle arasında dağlar varmış gibi mahzun. “Meçhule giden bir gemi” oluyor zamanla. Nerede demirleyecek, nerede bir limana sığınacak, nerede batacak… Bilmiyor. Gerisin geriye dönüp de yatağına uzandığı zaman, yol boyunca cüret edemediği ne varsa boğazında düğümleniyor. Kaçıp gitmeliydi buralardan, ilk otobüse atlayıp “yeni” bir hayat kurulmalıydı. Denizi olmayan bir şehirden gelenler için yurt dışına gitmenin daha da zor olduğunu hatırlattı şimdi bana o hâl. Denizin insanı “çoooook” uzaklara çağırdığı hissine kapıldım birden. Varlığından bile uzaklara… apaçık yokluğa! Yürümenin en güzel yanı da, gidebileceğin mesafenin sınırlı olması galiba. Sessiz, sakin ve sabırlıca yürüyüp de gitmek… geri dönmeye en yakın gitmek denir ancak buna!
Ve yürümek sevgili okuyucu, insan kafasındakilerden yürürken de kaçamıyor elbette. Bazen heyecanlanıp da koşmaya başlasam da, eve varıp da yatağıma uzandığımda her şey yeniden başlıyordu. Bacaklarımın yorgunluğunu hiç hatırlamadan, aslında yorulanın zihnim olduğunu kavrıyordum kısa süre sonra. Sanki bacakları tutmayan bir adamdım da, bütün her şey hayaldi. Evde değişmeyen şeyler, bende başkalaşan hisler… Belki de bu nedenle o kadar uzaklaştım “ev”den.
*Feridun Düzağaç
bugün 0, toplam 3 defa okundu...













Bu şarkının en vurucu yanını yazmak…
ya da o yanı hep akılda tutmak: “Siyah beyaz yürüdüm!”
Yürümek istiyorum; bir cümleye takıldığımda, bir görüntüye, bir sese, bir harfe.. Aslında özellikle kendimle cebelleşirken yürümek; bir yandan ‘aklı’ zaptederken bir yandan adımları yönetmek’..
Felaha kavuşmak için yürümek!
“Gidebileceğim mesafe sınırlı” olacak ve “F.D” hep söyleyecek:
Siyah beyaz yürüdüm…yürüdüm…siyah…beyaz…
ve ben kartezyen mantığı azıcık daha değiştiriyorum:
“yürüyorum o halde varım” :)
Varoluşun ayaklardan başlaması tam isabet, bu konuda yalnız değilsiniz:)
-yürümek biraz ‘delilik’ biraz farkındalık!-
beynin terazi moduna geçip, her konuda aklı ve hisi tarttığı evre -çoğu zaman hissiyatın kazandığı evre- , ayakların hem fiziksel anlamda yere hem de düşsel anlamda göğe değdiği evre… Yürümek biraz böyle. Rus romanlardan kaçmış biri yapıyor sizi, dışa dönük değil de daha çok içe dönük bir durum hasıl oluyor, ya da yapaylıktan uzak bir yer, bir kare arıyor gözleriniz hep.
not:resimdeki parmaklarda da iki çift göz var, ama açı yok birbirlerini göremiyorlar…
Varoluşun ayaklardan başlaması mı ? Bunu biraz daha açar mısınız ayasophia?