Konuşmayı ve yazmayı çok seviyorum, evet. Okumayı ve dinlemeyi de seviyorum. Gün boyunca tonlarca bilgi zihnime çarpıp duruyor bu yüzden. Binlercesi de ağzımdan akıp gidiyor. Bu trafiğin ortasında, insanlar bir “ben” görüyordur muhtemelen. Lâkin, ben sanki saydam bir cam’mış gibi, öylece duruyorum. Hiçbir bilgi, “ben”i heyecanlandırmıyor. Her şey sanki olması gerektiği gibi oluyor da; ben öylece durup izliyorum gibi. Dostlar ediniyorum; arkadaşlıklar ekleniyor hayatıma, bazıları aradığını bulamıyor “ben”de; ben hiçbir şey aramadığımdan, her biri “farklı” bir şeyler katıyor bana. Kiminden bir şarkı, bir şiir, bazısından ilginç hikayeler, kimisinden bir cümle; hayatın kendisi aslında. Bu “başka hayatlar” çoğu zaman gelip geçiyor; ben kırıp dökmeden, incitmeden, mümkün mertebe üzmeden, devam etmeye çalışıyorum yaşamaya.
“Herkesi mutlu etmek imkansız!” der, bilgece sözler söyleyen adamlar/kadınlar. Farkındayım; ki mutluluk bence dünyada peşinden koşulabilecek en ucuz şey. Ancak yine de insanlar bir şekilde mutlu olmak, emeklerinin karşılığını almak istiyor. Çünkü Marks’ın da zaman zaman belirttiği üzere, insanın en değerli şeyi “üretimi”/emeği. Bu emek ve karşılığını bulma döngüsünde, aksaklıklar insanı kendine yabancılaştırıyor. Bir anda, zihindeki planın boşluğa düştüğü hissediliyor. “Böyle olmamalıydı!” deniliyor ve o boşluğun içinde, her şeyin yapısallığını/sırasını kaybettiği bambaşka bir evren oluşuyor. Bu yabancılaşma ya da başkalaşma, insanın varoluşunda meydana gelen bir titreme gibi. Yıllarca peşinden koşulan bir şeyin, aniden sırtını dönmesi gibi; en nihayet neden koştuğunu sorgulamaya kadar vardırıyor zihin.
Vazgeçmek, en çok da bu koşullarda, kabullenmek anlamına geliyor. Bir noktaya kilitlenen insan, o noktanın dağılıp başka başka konumlara gittiğini görünce, hangi birinin peşinde koşacağını şaşırıyor. Ya her birine erişmek için paramparça oluyor, ya da kendi içine dönerek kıvrılıyor. Kanepede, yatakta ya da yerde cenin pozisyonunda duran insanlar, sinemada bunu ifade ediyorlar. Bu kıvrılma, başka bir kapıya çıkıyor muhakkak; ancak içeride bulunan şey aynı “ben” mi kimse bilmiyor. Başta bahsettiğim bilgi yığınından sonra, nasıl ki her gece gözlerimi kapattığımda kim olduğumu, neler yaşadığımı soruyorsam kendime, her vazgeçişten sonra bu sorgu yineleniyor. Çünkü içerideki “ben” değiştikçe, bilgilerin önem sırası da değişiyor. Kişilerin -eğer varsa- değer sırası başkalaşıyor. Bambaşka bir hayat kurgusu verilebiliyor bazen.
Hayatımda yaşadığım ilk büyük vazgeçişten sonra, iki ay kadar penceresiz, soğuk ve dar bir odada -hücre diyordum bazen- kaldığımda anlamıştım içe kıvrılmanın nasıl da çetrefilli olduğunu. O odada geçirdiğim her gün, yeniden vazgeçiyordum. Zihnimde döndükçe hikayeler, yeni bir şekil alıyordu yaşadıklarım. Her yaşantı, başka bir kapıya çıkıyordu. Yalnızca sonunu bildiğim bir hikayeyi, her gün baştan yazıyordum. O düğümden geriye doğru çatallanan yollar açılıyordu. Her bir yol başka bir farkındalığı getiriyordu. Zihin, aynı olayı bambaşka hatıra kolajlarında değişik biçimlerde saklıyordu. Kimi zaman o şekilde, kimi zaman bu şekilde, ancak hep aynı sonla hatırlıyordu. Vazgeçmek, bu nedenle belki de “son” tayin etmekti.
Ancak bu son, insanı bir zemine sabitlemiyor. Bilakis, onu zeminden ayrı kılıyor… Boşlukta yahut okyanusta yüzüyormuş hissi veriyor. Kıyıya çıkmaya mecal bırakmıyor. Yorgunluğun ve arayışın sürekliliği de zamanla bir alışkanlık hâline dönüşüyor. Öyle ki; bu gece benim yaptığım gibi “if i try, can i find solid ground” (eğer denersem, sağlam bir zemin bulabilir miyim?) deyip duruyorsunuz. Sonra şarkının azizliğine uğrayıp finaldeki “or am i just wasting time?” (ya da boşa zaman mı harcıyorum?) fısıltısını da duyuyorsunuz. Zeminden bu kadar süre uzak duran “göçebe” bir insanın da, kaybedecek hiçbir şeyi olmuyor haliyle. Başta bahsettiğim o “saydamlık” hâli bu nedenle tam da bir göçebeyi karşılıyor. Heybesini sırtına almış gezen bir adam… Siyahlar giyinmiş illa ki!
Son söz, Tori Amos’un Horses şarkısından gelsin:
and if there is a way to find you
i will find you but will you find me
(ve seni bulmanın bir yolu varsa
bulurum, ama sen beni bulacak mısın?)
bugün 0, toplam 10 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- vazgeçmek üzerine film
- vazgeçmek üzerine hikayeler













geçenlerde arkadaşlarla konuştuğumda biri şöyle bir cümle söylemişti:’insanlar sürekli birşeylerden vazgeçip hayatı yeniden(silbaştan) yaşamaya çalışıyorlar.bu yüzden de hiç bir zaman ilerleyemiyorlar.hep bir dairevi şekil alıyor hayatları.’vazgeçmek; ama ne için?
vazgeçmeye çalışmak hüzn gibi; n’apacağını bilmiyorsan.. sarmışsa ellerini ve alnını o duygu dışarı atıyosun kendini ve fakat galata’da soğuğun ve yağmur tanelerinin altında yenicami’ye yürüdüğünü farkediyorsun, tramvaya bakıyorsun sonra buhardan seçemiyorsun birinin yüzünü.. vazgeçemediğini uykunda farkediyorsun..
(hüzün hastalığım tuttu bu yağmurlar!!)
vazgeçmek imkansız… bunu fark etmişsinizdir muhtemelen. ancak “vazgeçtim” diye tayin edilmiş bir “an” kurulduğu anda zihne, her şeyin başkalaştığını anlatmaktı niyetim. yani vazgeçmek bir “iyi niyet” ve “cehenneme giden yol, iyi niyet taşlarıyla örülüdür”…
ilk yorumumda ufak değişiklik oldu!!!!
yazınızı okurken,dilek türkan’dan kaçsam bırakıp senden uzağa..
yollara gitsemmmm…dinliyordum.(niye aynı anda dinliyorum bilmem.anlamam daha zor oluyor aslında ama galiba okuduklarımın beni yaralamasını istiyorum.ola ki dokunmazsa bana, bende uğraşayım da acıtsın iyice beni diye)
kaçmak ve vazgeçmek farklı şeyler
kaçınca vazgeçmiş olunmuyor,vazgeçemeyenler kaçıyor bence.
(hissettiklerimden yazabileceğim kadarı bu)