Zamana yetişemiyorum. O koşuyor, hem nasıl hızlı, ben bakakalıyorum ardından.
Yeni işyerimde nasıl geçtiğini anlamadığım ilk haftamın sonunda (“zamanın nasıl geçtiğini anlamadım” tadında mutlu bir gülümsemeyle söylenmemiştir bu ifade), yeni başlayan arkadaş halleder diye bekletilmiş/biriktirilmiş işlerin ağırlığı omuzlarımda hala. Tamam, kırmızı halı filan beklemiyoruz ama daha çayı nerden alacağınızı bilmediğiniz bir yerde, sizi bekleyen onlarca işle karşılanmak ta çok fena sahiden. Bir de eski gül gibi işinizi, sadece aynı şeyleri yapıyor olmanın verdiği sıkkınlıktan dolayı bırakmışsanız…
İnsanın deniz manzaralı bir yerde çalışıyor olup, pencereden dışarı bakacak vaktinin olmamasından daha acı bir şey geliyor mu aklınıza? Yaşama sevincimi kaybettim, kâbuslar görüyorum, binalar üstüme üstüme geliyor.
Bahar “hi” diyorken, ve dahi “Hayy”, Maslak’ın o ‘fake‘ çehresinden sonra İstanbul’un kalbi dediğim bu masalsı yerde işyerimden evime yürürken(iyi tarafları da yok değil hani) “ne olur bu bir kabus olsun ve uyandığımda hepsi bitmiş olsun” diye dua etmek yerine vitrinlerdeki yeni sezon giysilere bakmak istiyorum.
Eve erken gelip mutfak önlüğümü takıp yemek yapmak(ki bundan daha iyi bir terapi var mıdır bilmiyorum), günlük bir ritüel olarak annemleri aramayı ya da minik yeğenimin sorduğu ‘zeka bilmecesi’ne cevap vermeden önce “bu çok zormuş ama” deyip düşünüyormuş gibi yapmayı unutmamak istiyorum, bir de çaya karanfil katmayı.
Şebnem Ferah arabesk söylese belki ruhuma hitap eder şimdilerde.
Bir cami gölgesi bulup ‘dinle’nmek lazım ve sanırım birkaç hafta daha, az okumak, az yazmak lakin çok çalışmak çok.
—————–
Edit: Şebnem Ferah arabesk söylese şöyle bir şey olurdu heralde:
bugün 0, toplam 3 defa okundu...













zaman… ne acayip şey yahu :D
Insan elindekinin kiymetini bilmeli etrafta bir suru issiz varken…is degistirirken ac gozluluk etmemeli