Geçen gece komşumuzun çığlığı üzerine cama koştuk. Tek başına oturan komşu teyzemiz sokağın ucuna doğru yürümekte olan çocuğa bağırıyordu. Çünkü çocuk teyzenin avlusunu yıkmıştı. Sevgilisine bağırmış ve geçirmiş avluya. Teyze gibi yaşlı olan beton da yıkılmış kalmış. Çocuk da hiç umursamadan yoluna devam edip gözden kayboldu. Yıktı ve gitti.
Bu sabah baktım, teyze yıkılan yeri yaptırmış. Yeni beton, avluyu oluşturan diğer parçaların yanında kocaman bir sırıtkanlıkla şımarıkça bana bakıyor. Ve ben yıkıp gidenleri düşünüyorum. Sinir küpü bir halde, çize çize, yaka yaka, söve söve, sağa sola çamur ata ata, kusa kusa, eze eze yıkıp gidenleri…
Oysa ne güzel bir şarkı var. ‘Git’ diyor. Mademki gideceksin adam gibi git. “Günahıma girmeden, katilim olmadan git”. Ama maalesef öyle olmuyor. Çirkinlikler öyle çok ki içinde, dışına yansıtacak başka bir şeyi olmuyor. Bilmiyor, yaftalıyor, çirkef ve affedilmez bir hale bürünüyor. Saldırıyor baltasıyla. Ne kadar çok kan, o kadar görkemli bir son. Yıkıyor ve gidiyor.
O güzel şarkı şöyle devam ediyor: “Sırf sana üzülüyor sırf sana acıyorum”. Ama bu kısmına katılmıyorum. Çünkü eli baltalı son bir hara-kiri ile tüm iç organlarını dışarı çıkarıyor. Böylece ortada acınacak biri kalmıyor. Yok oluyor. Yok ediyor. Yapılacak en basit yolu seçiyor ve açmış tek bir çiçek bile kalmıyor. Ölü çiçeklerin son kokuları havaya son kez karışamıyor. Kan kokusu bastırıyor. Yıkıp giden, yıkıyor ve gidiyor.
bugün 0, toplam 4 defa okundu...













“yıkıp giden, yıkıyor ve gidiyor.”
ne kadar söz söylersek söyleyelim, bunun değişmeyeceğini görmek korkutucu. değişenler için gene de söz söylemeye devam etmek lazım sanırım.