Biri hakkın rahmetine uğurlandığında hani sorar imam, cenaze alayına: Merhumu nasıl bilirdiniz?
Yücel Çakmaklı üstadı da uğurlamış bulunuyoruz. Kendisi kalender şahsiyetlerden biriydi, ama biz kimseye ‘uğurlar ola’ demeden kıymet bilmiyoruz, yazık bize. Çünkü her şey bitince kıymete biniyor, sonlanınca.Yücel Çakmaklı deyince akla ilk gelen ‘Minyeli Abdullah’ tır. Hekimoğlu İsmail’i de onunla tanıdık aslında , filme uyarladığı Minyeli Abdullah’la . Üstadı en son hazirandı herhalde, Ali Emiri’de Hekimoğlu’na vefa gecesinde görmüştük. Kürsüye çıkıp, kendine has o hızlı konuşmasıyla, yarım kalan Minyeli Abdullah’ın son bölümünü tamamlamak istiyoruz demişti, demiş idi… ‘İstemsiz veda edişleriyle, tamamlanmamış bir cümledir insan’ diyordu, bir yazar, hakikaten öyleymiş.
Üstadı ‘Birleşen Yollar’ la tanıyanlar da vardır şüphesiz. Türkan Şoray ve İzzet Günay’ın oynadığı filmi Şule Yüksel Şenler hanımefendinin ‘Huzur Sokağı’ romanından uyarlamıştı kendisi. Hatta Türkan Şoray , filmde oynadığı dua sahnesinden etkilenip hıçkırıklara boğulduğunu ve herkesi bir süre setten çıkardığını anlatır. Bu anlamda Yücel Çakmaklı, dini, kültürü ve tarihi sentezleyip, Yeşilçamla batılı bir kulvara çekilmeye başlanan filmlerin ve etkileşimin ötesinde, Türk insanına nerede duracağını göstermiş, davası olan bir adamdır.
Sinemadaki batılılaşmaya tepkili duruşu itibariyle ve Türk İslam geleneğini sinemaya aktardığından kendisi ‘milli sinema’ nın önderi kabul edilir. Sonra Mesut Uçakan, İsmail Güneş vs. sırayla gelir. Bir de birtakım çevreler ‘yeşil sinema’ diyorlar hatta yeşille başlayan bir sürü ıvır zıvır kelime, ‘yeşil pop’ yeşil bilmem ne! ne berbat kelimeler bunlar, kullanmayalım efendim. Zira , ciddi meseleler bunlar. Bir Milli olmak, milletin sağduyusu olmak, doğru dala tutunmak, doğru bildiğinde sebat etmek, her daim pozitif ve enerjik olmak gibi kelimelerle kendisini tanımlayabiliriz.
Aslında bahsedilecek çok filmi var üstadın, mesela benimle yaşıt, Tarık Buğra’nın romanından sinemaya aktardığı Osmanlı’nın kuruluş hikayesini anlatan ‘Osmancık’ filmi. Şeyh Edebali’li, Hayme Ana’lı pek güzel bir film, eğer izlemeyenlerimiz varsa izlemenizi salık verelim, o dönemlere en güzel giden yol. Yeri gelmişken, filmden en sevdiğim karede Şeyh Edebali şöyle diyordu Osmancık’a “Öyle insanlar vardır ki şafakta doğup akşam ezanında ölürler, öyle insanlar için dünya elbette akla sığmayacak kadar büyüktür. İşte sen onlardansın, Osmancık. Sabah doğup akşam ezanında ölenlerdensin, ‘arın!’ ” Böyle telkin ediyordu Edebali. Yani, sabah doğup akşam ezanında ölmeyecek adam olmaktır mesele, bitirelim.
Arkasından sadece anlamlı şeyler söylenecek, iyi yad edilecek adamlar vardır, güzel işler yapmış, nerede duracağını bilmiş adamlar. Yücel Çakmaklı da onlardan biriydi. Allah’tan rahmet dileyelim.
Aslında son bir soru takıldı aklıma;
- Minyeli Abdullah ‘yarım kaldı’ ustam, ne olacak şimdi?
bugün 0, toplam 3 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- sabah doğup akşam ezanı ölürler
- yücel çakmaklı













İftara az kalmış bir vakitte, ajanslara düşen sıradan bir ölüm müydü?
“çok sesli bir ölüm”
hayır doğru ya “uğurlanma”…
Bir yazar “Usta emaneti teslim etti” dedi..
o zaman anladım!
nedense Türk filmlerini izlerken hiç düşünmem “bunun yönetmeni kimdi yahu?” diye…
bazıları gerçekten de özveriyle “yeni bir sinema” kurmaya gayret etse de, samimiyetten öte pek bir şey bırakmamış çoğu.
Minyeli Abdullah’ı izledim, Birleşen Yollar’ı izledim… hikayeleri çok tanıdık, belki de roman uyarlaması olduklarından olaylar da dolu dolu. ama sinemayı “sanat” olarak ele almışlığı var mıdır ki “milli sinemacılar”ın?
o nedenle, derviş zaim daha “milli” gelir bazen. yahut onur ünlü, daha gayretli bir adamdır…
Düşünce bağlamında değil de sanatsal açıdan bakılmak gerekirse kendi dönemi içinde değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum, Türk sinemacılığında milli sinemanın yerini inkar edemem hiç velev ki 1900lü yıllardan bahsediyoruz. Bu dönemde çok taktir toplamıştır milli sinema ve o yıllarda birilerinin kalkıp bunu yapması gerekliydi, böyle hatrlatmalara ihtiyaç vardı o dönemde. Yoksa sanatsal açıdan zaten şimdiki sinemayla kıyaslanamaz, teknik anlamda olsun, seneryo, müzik..Yine de yeşilçamın yeri nasılsa milli sinema da o derecedir benim gözümde, iki farklı kulvar. Kıyas söz konusuysa sadece yeşilçamla kıyaslayabilirz belki, ya da o dönemin yabancı filmlerine bakalım, kült filmlerine, şimdiki holywood sinemasının etkilendiği yere. Neyse bu kadar uçmayalım, gelelim bize:)
Samimiyetten öte, bir kulvar açmıştır milli sinemacılar, önemlidir bu açıdan. Derviş Zaim gibi adamların da düğümlendiği nokta da burasıdır, yani ipin bir ucu burda, diğeriyle hollywooda yaklaşmaya çalışır-düşünce bakımından milli teknik açıdan hollywood vari derim ben- güzel de yapar severim kendisini, bu dönemde kabul görmüştür böylelikle, daha moderndir, örnekler çok ama en barizi kissing:) sahnesi bulamazsınız milli sinema da ama Zaim kullanır, kullanmalı da bu dönemde yoksa zor.( Yani dönemsel açıdan bir değişimin ayağındayız aslına bakılırsa, artık seyirci kuşağı aynı değil, recep ivedikler reyting yapıyorsa, düşünmek lazım.) Yine de Zaim gibi adamlar şimdinin milli sinemacılarıdır evet ve artık bize bizim kuşağa bu anlamda daha çok hitap ediyordur.
Y. Çakmaklı’ya gelirsek, on beş senedir film yapmıyordu zaten, M. Abdullah’ı çekseydi de önceki gibi çekemezdi artık- bu sebepten dolayı hep erteledi gibi gelir bana- yine de ipin düğümlendiği çınar kendisidir.
bunlar benim şahsi düşüncelerim tabi… – yazı olmuş bu yorum, yine çenem düştü bayım, mazur görün:)