Ortaçağ Avrupa’sı nedense beni fazla heyecanlandırdı hep. Genelde pek sevilmez bu çağ. Ortada kilise dışında hiç bir şey yok, hiçbir farklı görüş barındırılmamış denerek bakılır. Çünkü bu dönem, muhafazakarlığın en üst noktasıdır Avrupa tarihinde. Ancak, bir şeyi ne kadar yasaklarsanız ve bastırırsanız, onun dışavurumu da aklınıza gelmeyecek kadar olağanüstü olabiliyor. Bu baskıyı azaltmak adına insanlar bambaşka yollara başvuruyorlar ve onların dehalarına hayran kalabiliyorsunuz. Zaten, tabir yerindeyse şuan ki icatlarımızın çoğunun kökenleri bu dönemlere ait. Bu dönemin beni daha çok ilgilendiren yönü de mitoslar, mucizeler ve hurafeler. Bir de Arthur’dan müphem bu çağa taşınmış şövalyelik kurumu.
Hatırlarsanız, şövalyelerle dolu bu ortaçağda çok eski bir gelenek vardı. Erkek, bir kadını uzaktan uzağa sever, sonra sevdiği kadına şarkı besteler, şiir yazar ve gün gelir kadın elini versin diye, geceleri camının altında serenat yapardı. Nazlı sevgilinin yüzünü bir kez görebilmek için, sabahlara kadar kalınırdı orada. Sevdiği kadın da onu isterdi, ama hep bir başkası girerdi araya, aile, düşmanlıklar vs. Bu serenat geleneği, bizim Türk sinemasına sevdiği kızın camına taş atmak, ıslık çalmak olarak geçti. Kızlar da her ne kadar istese de, perde arkasından içten içe gülerek bakıp, dudaklarını ısırıp, yüz vermemeyi tercih etti çoğu kez. Gelenek bu ya ayıptı, istemiyor gibi davranacaktınız. Çünkü sonunda, ağır çekimle yapılan kavuşma sahnesinin dozajını arttırmaktı hedef. Yıllar sonra, “Issız adam” son sahnede biraz bunu yapmıştı da, Holywood filmleriyle çoğu kez hisleri farklı yöne kaydırılan Türk izleyicisinin, önceki gibi gözlerini yaşartmayı başarmıştı. Tanrım, bu sahnede Recep İvedik bile ağlamış diyorlar!
Oysa serenatlar, “courtly love” geleneğinde birer imkansızı isteme arzusuydu. Çünkü ya kadın evlidir, yahut erkek biraz şanslıysa ve bekar bir kadına aşık olmuşsa, bu kez de aileler arasında ciddi tutarsızlıklar, düşmanlıklar mevcuttur. Şekspir, Romeo ve Juliet’te de bunu yapmıştı. Ezeli düşman iki ailenin çocukları arasında yeşeren aşkı konu almıştı. Trajediler neden sevildi sanıyorsunuz? Çünkü bizim sadece trajedilerde gördüğümüz bu akıl dışı şeyler o dönemlerin olağan olaylarıydı, halkın ortasında gerçekleşirdi bunlar, herkes tanık olurdu. Ve insanlar üzülüyordu talihsizliklere, bir nevi onlarla olan, değiştiremedikleri kaderlerine. Şimdiki üçüncü sayfa haberlerinde aşk cinayetlerini, intiharları görünce yüzümüz değişiyor, hemen çeviriyoruz sayfayı. Çünkü, insanların küçük tatminlerle içlerindeki rahatsız eden o boşluktan kurtulabileceklerini sanmaları büyük yanılgı. Anlayana kadar da köprünün altından çok sular akmış ve “my salad days” denilen gençlik yılları birer saplantı yüzünden geçip gitmiş oluyor.
Ne diyorduk? Serenatlar. Başlığa bakıyorum da yine konuyu fena saptırmışım ve de bayağı uzatmışım. Hasılı, bu serenat kültürünü ve o şiirleri incelediğinizde hiçbirinin bizim komedi malzemesi yaptığımız kadar komik olmadıklarını, aslında ne kadar anlamlı ve yürek burkan metinler olduklarını görüyorsunuz. Öyle ki, bazı şarkılar da bu serenatlar gibidir, şuranıza fena dokunur.
Aşık olduğu kadın için değil de, Eric Clapton ölen oğlu için yapmıştı bu serenatı yıllar önce, göğe bakarak. Balkondan düşüp hayatını kaybeden oğlu, bu acıya dayanamayıp evliliğine son veren anne ve baba vardı ortada. Öyle içten söyler ki Clapton bu şarkıyı, Tanrı’ya diz çöküp yalvarıyor sanırsınız. “Tanrım, geri veremez misin, onu bana? Yeniden göremez miyim?” der gibi. Clapton, oğlunun cennette olduğu düşüncesine alışıktır, peki ya kendisi? Dünya gözüyle bir kez daha göremeyeceği oğlunu, cennette görebilecek mi? Tanrı ona bu şansı verse bile, 4 yaşında ölen oğlu, onu tanıyabilecek mi gördüğünde?.. Böyle de trajiktir Clapton’ın hikayesi.
Would you know my name If I saw you in heaven Will it be the same If I saw you in heaven İsmimi bilir miydin? Seni cennette görseydim. Aynı olur muydu, Seni cennette görseydim. I must be strong, and carry on Cause I know I dont belong Here in heaven Would you hold my hand If I saw you in heavenGüçlü olmalı ve dayanmalıyım Çünkü biliyorum, ait değilim buraya, Cennete… Elimi tutar mıydın, Seni cennette görseydim?
Bu şarkıyı ne zaman söylese ağlar derler, Clapton için. Onlara ait bir parçayı, çocuklarını kaybetmek tam bir travma olmuştur. Üstelik de onu tutup, balkondan düşmesine engel olabilecek güçleri varken bunu yapamamışlarsa. Zaten pişmanlıklar değil mi en çok bizi geri dönüp baktıran?… Bir yandan hissettiği bu suçluluk psikolojisiyle, oğlunun bulunduğu cennete ait olamayacağını düşünür büyük gitarist. Olur da gider ve oğlunu yeniden görme şansı eline verilirse, 4 yaşındaki oğlunun onu tanıyamaması daha fazla acıtmayacak mıdır? Yine de umutla bitirirler ya bu sonları, en çok da buna dayanamam. Romeo ve Juliet’te de sonunda iki sevgili de ölmüştür, ancak bu trajedi aileleri barıştırmış, her yere huzur inmiştir. Trajedinin çarpan tarafı budur aslında, ölüme rağmen hala ayakta tutulan umut. Clapton da, her şeye rağmen biliyorum der, sonunda mutlu olacağız ve artık, gözyaşı olmayacak cennette…
Would you help me stand If I saw you in heaven I’ll find my way, through night and day Cause I know I just can’t stay Here in heaven Dayanmamı sağlar mıydın Seni cennette görseydim? Gece gündüz yolumu bulacağım, Çünkü biliyorum, kalamam burada, Cennette…
Time can bring you down Time can bend your knee Time can break your heart Have you begging please Begging please.
Zaman seni yıkabilir Zaman dizlerini bükebilir Zaman kalbini kırabilir Lütfen diye yalvartır, Lütfen diye. Beyond the door Theres peace I’m sure. And I know there’ll be no more… Tears in heaven Kapının ardında Huzur var, eminim Ve biliyorum ki artık gözyaşı olmayacak, Cennette…
bugün 0, toplam 190 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- eric clapton
- tears in heaven hikayesi
- eric clapton resimleri
- eric-clapton
- eric claptonun kızı için yaptığı şarkı













Oooo perse hanım özlemiştik yazılarınızı.. Bu arada nikinizin anlamını öğrendim mitolojidenmiş.. Açıklamayayım burada da büyüsü bozulmasın.. Gayet güzel bir seçim tebrikler..:)
Seranat diyince benim aklıma Kemal Sunal’ın sevdiği kıza bi filmde yaptığı seranat geliyor. Ferdi Tayfur’un kasedi arkada çalarken Kemal Sunal havaya girmiş playback yapıyor kendi söylercesine.. Sonra bir kova suyu yiyor tabi kızdan :)
bizdeki serenatlara güzel bir örnek oldu bu:) bir de uzattıkça uzatırlardı bu sahneleri ama severdik yine de.. benim de aklıma nedense ilkin tarık akan’ın sabaha kadar sokak lambasının ışığında yere yazdığı yazının üstüne oturup bekleyişi geldi yazarken.
uzun zamandır da yazamıyordum ama bu ara daha sık yazabilirim diye umuyorum, buralarda olabilirsem tabi.. hem desenize deşifre olduk artık:)ama bu nickin mitik bir karakterin ismi olması dışında çağrıştırdığı çok şey var bana, malum çok yerde referansını görmek mümkün.
bir de soru sorayım. sakin kafa askerden gelmedi mi hala?