Fenomen Matrix üçlemesinin ilkinde usta Morpheus, seçilmiş Neo’ya bir binanın simülasyon terasında ‘uçmayı’ öğretirken “Zihnini özgür bırak, düşüncelerinden arın.” diyordu. Diyordu, zira Neo, ustasının çekirge gibi zıplayarak uzaklaşmasını ve uzakça bir binanın terasında karınca büyüklüğüne kadar küçülmesini izledikten sonra bulunduğu yerin yüksekliğini, aşağıdaki asfaltın sertliğini düşünmekten kendini alamıyordu. Neo’nun, ustası gibi uçabilmesi için bulunduğu yerin yüksekliği ya da aşağıdaki zeminin sertliği düşüncesinden arınması ve sadece uçmaya odaklanması gerekiyordu.
Hedeflenen bir şeyi gerçekleştirmenin önündeki en büyük engel, dışarıdan gelen baskılar, setler, imkansızlıklar, eleman ya da ödenek yetersizlikleri değil, -bütünüyle içsel- onu gerçekleştirememe endişesidir çok zaman. Logoterapi ekolünün kurucusu Viktor E. Frankl’in psikolojiye kazandırdığı bir kavram var, aşırı düşünme; yapılması ya da başarılması gereken bir işin gerçekleşmesini engelleyecek unsurların sürekli ön plana alınması, kısaca. Ya da işin gerçekleştirilmesini sağlayacak faktörlerin temininde değil de gerçekleşmemesini sağlayacak faktörlerin elemine edilmesi konusunda enerji sarf etmeyi başarısızlık nedeni sayan bir kavram. Ayrıca, bir başarısızlığı arkaik bir nedene bağlamak ve olası başka nedenlerin önünü kapamak şeklinde de tarif edilebilir. Aşağıdaki örnek bu kavramı daha net bir şekilde açıklayacaktır, sanıyorum:
Neo, karşıdaki binanın terasına uçması gerektiğinde zihninde aşırı bir başarısızlık düşüncesi ile mücadele ediyor haliyle. Bir kere kanadım yok, hiç uçma deneyimim olmadı, burası çok yüksek, ya aşağıdaki zemine çakılırsam… Usta eğitici Morpheus da bu yazının konusu olan zihnin iç ve dış baskılardan özgürleştirilmesi ve bu sürecin doğal sonucu olan yaratıcılık/başarının gerçekleşmesi doğrultusunda emrini dikte ediyordu:
“Zihnini özgür bırak, düşüncelerinden arın.”
***
Bir toplantıda, dönemin SSCB’sinde bulunmuş bir katılımcı “Bir yerde özgürlük yoksa bilimsel başarıdan da söz edilemez.” demişti. Oradakilerden biri, “İyi de Sovyetler’de özgürlük mü vardı? Adamlar hem uzayda hem silahlanma ve hem de sağlıkta o kadar ilerlediler. Üstelik de kapalı bir toplumla.” diye sorunca ilgili kişi “Bakın” dedi “Sovyetler ile ilgili yanlış bilinen konulardan biri de bu. Orada bilim adamları diğer ülkelerinkiyle karşılaştırılamayacak kadar özgür idiler. Özgür olmadıkları bilgisi, rakip ülke ya da ideolojilerce oluşturulmuş bir propaganda.” Bu yorumu yapan kişinin düşünsel anlamda Sovyet ideolojisine yakın olmadığı bilgisini paylaşmak isterim. O’nun yaptığı şey bir hakkı teslimdi sadece.
Evet, özgür hissedilmeyince ne kişisel anlamda ne de toplumsal anlamda istenen ölçüde gelişim sağlanabiliyor. Kendimden biliyorum: Yedi yıl önce, iki yıl çalışarak kendimce önemli kazanımlar edindiğim bir kurum vardı. Kurum tarz olarak biraz resmi, oldukça nazik, şiddetle aristokrat bir yapıya sahipti. Ne bileyim, her bir çalışan, gerekli yerlerde o yerde olunması gerektiği gibi olmalıydı mesela. Biraz abartılı olacak ama, balo olurdu ve her çalışan orada vals yapabilmeliydi örneğin, tabi kıyafetiniz de ona uygun olmalıydı. Bir fikriniz varsa önce onu, kurumun bu yapısına uygun olarak sunmayı bilmeliydiniz. Enerjinizi, fikrinizi geliştirme konusunda değil de onu sunma konusunda daha çok harcardınız sonuçta.
Burada çalıştığım süre boyunca kendimi çok az rahat hissetmişimdir. O aristokrat yaşam biçimini içselleştiren insanlar elbette sorun yaşamamışlardır. Aynı departmanda çalıştığım arkadaşlarım dışındakilere biri beni sorsa “Sanırım iyi biri, nazik ama mesafeli hatta biraz soğuk biri galiba” gibi ifadeler duyardı herhalde. Çünkü ilgili sürede ben hata yapmama anlayışı üzerine kurulu bir çalışma gerçekleştirdim. Hata yapmamaya dayalı bir stratejiniz varsa ya korktuğunuz başınıza gelir, hata yaparsınız ya da yapmayı düşündüğünüz işte başarılı olma şansınız düşer.
Neyse ki o kurumdan iyi bir şekilde ayrıldım. Şimdi (yedi yıldır) çalıştığım kurumda son derece diyebileceğim bir özgür (ve inisiyatif alabilme üzerine kurulu) ortam var. Başarılı şeyler gerçekleştirdiğimi görebiliyorum. En sevimli olan da, biri, beraber çalıştığım arkadaşlarıma da başka birimlerde olanlara da beni sorduğunda “eğlenceli bir insan” yorumunu alıyor olması.
Ben, (deneyim kazandım elbette, ama) yedi yıl önce de şimdi de aynı karaktere sahip bir insanım. Ama çalıştığım kurumun anlayışı ile çalışanların kendilerini özgür/rahat hissetmelerinin hem başarı açısından hem de kişisel mutluluk açısından ciddi farklılıklar oluşturduğunu görüyorum.
***
Özgürlük kadar önemli başka bir kavramı da dikkatinize sunmak için bir soru yöneltmek isterim izninizle;
Özgüven eksikliği yaşayan kaç doktor tanıyorsunuz?
Ben tanımıyorum galiba. Bu meslek erbabı, toplumdaki yeri itibariyle olduğu kadar aldığı eğitimden dolayı da bu denli özgüven sahibidir. Tıp okuyan bir arkadaşım “İlk yıl gelen her hoca bizi şişirip durdu” demişti. Akademisyenler sürekli “Siz bu toplumun ayakta durmasını sağlayacaksınız, onlar yanlış yapacak siz düzelteceksiniz, siz şusunuz busunuz, ağasınız, paşasınız vs vs” gibi –ayrıntısını çok fazla bilmediğim – yöntemlerle öğrencilere özgüven pompalıyor. Çünkü meslek, örneğin yanlış bir hesap yapınca maddi zarara uğratacak bir muhasebe ya da bir konu yanlış anlatıldığında iki hafta sonra düzeltilebilecek bir öğretmenlik işi değil. Yanlışınız bir “can” a mal olabiliyor. Yanlış yapmamak için de ilk ihtiyaç duyduğunuz şey özgüven. Bu açıdan arkadaşımın okulunda yapılan uygulamanın doğruluğuna inanıyor, eğer yapılmıyorsa diğer okullarda da yapılması gerektiğini düşünüyorum.
***
Sonuç itibariyle, başarılı nesiller için özgürlük ve özgüven kavramları son derece önemli ve bunun için eğitim kurumlarına, eğitimcilere büyük iş düşüyor. Her eğitimcinin de en az Morpheus kadar aşağıdaki repliği içselleştirmiş olması da ayrı bir koşul tabi ki:
“Zihnini özgür bırak, düşüncelerinden arın.”
İlginizi çekebilecek başka yazılar
İlgili yazı yokmuş



















tıbbiye için geçerli olan eğitim metodu, mülkiyede ve harbiyede de geçerli sanırım :)
Kuantum Düşünceyi mi çağriştırıyor ne?
aslında bu yazı, bir arkadaşımla sohbet esnasında dilimden spontane dökülen “özgüven aklın zincirlerini kırar, serbest bırakır” sözünü kendimce/kendime açıklama gayreti.
yazıda değinmediğim bir husus da şu: insanlar (filmler, kitaplar, yaşamlar boyu) neden hep ‘özgürlük’ der durur? William Wallace’u ‘freedooooooommmm” diye bağırtan şey nedir? sadece boyunduruk altında kalmama isteği mi. beni altedemezsin inadı mı?
insanlardaki bu ‘özgürlük’ hassasiyetinin akıl ile ilgisi olduğunu düşünüyorum. özgür ve özgüvenliysek aklımız serbesttir. aklımız serbestse uygarlığımızı kurar veya devam ettirebiliriz. gibi…
Morpheus’un bu söylemleri bana buda öğretilerinden derlemeler gibi gelmişti. Meditasyondan öte değil diye düşünmüştüm, o kadar yalan yani. zira zihin uykuda bile özgür kalamıyor… ama kandırmak işte böyle kolay.
özgüven konusunda ise sizinle aynı görüşte değilim. lakin insan görmediği şeyi yok saymaya meyilli, oysa göremiyordur yalnız. bu sebeple bazen özgüveni olmayan insanlar diğerlerine nazaran daha hakikatli gelir bana. en azından göremediğinin bilincindedir çünkü.
meditasyon öğretisi mi yalan yoksa bunu morpheus un dile getirmesi mi samimi gelmiyor?
“göremediğinin bilincinde olmak” özgüvenden öte farkındalıkla ilgili bir şey sanki.
“özgüveni olmayan insanlar diğerlerine nazaran daha hakikatli gelir” cümlesini okurken gayr i ihtiyari nash’i, fermat’ı ve pascal’ı düşündüm, asosyal ve özgüvensiz halleriyle tabi ki. lakin burda da sanki “keşif ya da icat yapmak” ile “insanlara hizmet sunmak” konusunu ayırmak gerekiyor. tıpkı yazmak, resim çizmek vs gibi, bilimsel çalışmalarda bulunmak için de sükunet gerek çoğu için. ne kadar içe kapanık, ne kadar asosyal insanlar olduğunu biliyoruz yaşamımızı kolaylaştıran birçok keşif ve icadın sahibinin. ancak yaşamın içinde, direkt olarak insanlarla temas halinde çalışmalar için sosyalliğin de özgüvenin de son derece önemli olduğu konusunda ısrar ediyorum, izninizle:)
doğrudur efendim, kişisel gelişimciler de ısrar eder bu konuda:)
sadece farklı bir açıdan bakmak istedim biraz. şöyle ki, meditasyonun her şekli illüzyondur zaten ve bilimsel yahut edebi bir amaçla girilen halvet halinin özgüven problemiyle doğrudan alakası yoktur, yalnızca bahsettiğim şey; bir yandan da insanın bu özgüven vesilesyle farkında olmaksızın kafasına yerleştirdiği tabelalardır. Karşılaştığı her yola bu son derece inandığı tabelalarla bir yön tayin edip buna ‘körü körüne’ inanma eğilimindedir. Oysa levhaları kırmadan öz’ü yakalamak pek mümkün değildir haliyle..
farklı bakışlar elbette saygı duyulasıdır:)
(ertuğrulözkökleşelim) ama; meditasyon, yoga vb kavramlar, bir inanç kültürünün ibadetleriyse şayet (teşbihte hata eylememeyi umaraktan), “her şekline” illüzyon deyip atmak biraz sert kaçabilir. belki de bu kavramlar, batı dünyasının (uzakdoğuya göre biz de dahil) baktığı gibi bakıldığında yozlaşıyor. (vaktiyle bir almanın sırf “nedir bu” merakıyla kurban kesmeye niyetlendiğini duymuştum.)
adamların kendileri için tanrıyla, allahla, doğayla (artık her neye inanıyorlarsa) bir irtibat belli ki bunlar da.
özgüven – tabela ilişkisini kurdunuz, minnettarım. zira bu değişkenlerin içinde bir önceki yorumumda değindiğim “farkındalık” kavramının da sağlam bir yeri olduğunu keşfettirdiniz bana.
özgürlük – farkındalık – özgüven…
meditasyon derken kastettiğim şey Matrix’e dayanarak, modern algının bir takım inanç sisteminin şeklini değiştirerek bize sunduğu bir göz yanıltmacası olmasıdır. bu şekli değişen inanç sistemlerinin her birini illüzyon olarak algılıyorum çünkü artık, Aya’nın da değindiği “pop felsefe” kültürü gibi bir “pop inanç” kültürü de oluşturuluyor böylelikle. Öz’ünden aparılmış her şey biraz böyle geliyor bana yoksa her inanç kendi içinde bir tutkudan, bir coşkudan doğuyor zaten. yani beat kuşağıyla beraber budizmle tanışan batının doğu kültüründen aldığı her felsefeyi, öğretiyi de moderniteye alet edip yeniden şekil vererek kullanmasıdır eleştirdiğim nokta. Matrix de bunun izdüşümü gibi biraz..